İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

What We Do in the Shadows (2014) İnceleme

4 min read

Taika Waititi ve Jemaine Clement. Yönetmenlik yetenekleriyle, yazdıkları senaryoyla ve muhteşem oyunculuklarıyla bu filmi film yapan iki isme değinmeden başlamak istemedim. Bu iki ismin dışında başka birileri bu projenin başında olsaydı ortaya çok güçsüz bir film çıkabilirdi. Fakat filmi o kadar benimsemişler ki ortaya nevi şahsına münhasır bir film çıkmış.

What We Do in the Shadows, Yeni Zelanda’da yaşayan dört ev arkadaşının  etrafında şekilleniyor. Dördü de vampir olan ana karakterlerimizin ”Kutsal Olmayanların Maskeli Balosu”na kadar yaşadıklarını izliyoruz. Bizi ilk karşılayan karakter Viago (Taika Waititi). Kendisi 379 yaşında. Ev arkadaşlarının tabiriyle 18. Yüzyıl züppesi olan Viago, çok romantik. O kadar romantik biri ki sevdiği kadın için ülkesinden kalkıp Yeni Zelanda’ya gelmiş. Romantik olduğu kadar da pimpiriklidir kendisi. Kurbanlarının kanını içmeden önce yere gazete serecek kadar pimpirikli. Viago samimi tavırlarıyla izleyen herkesin sempati duyabileceği tek vampir. Viago’dan sonra ise Deacon’ı (Jonathan Brugh) tanıyoruz. Nick gruba katılana kadar en genci Deacon’dır. 183 yaşında isyankar ve haşarı vampir, ev arkadaşı Petyr tarafından vampire dönüştürülmüştür. 2. Dünya Savaşında Nazi askeri olan Deacon, Nazilerin mağlubiyeti sonrası Yeni Zelanda’ya kaçmıştır. Kendisine ev işler konusunda berbattır. Hiçbir sorumluluğunu yerine getirmeyip bütün gün örgü örer. Küçük detaylarıyla filmi güçlendiren iki karakterden biridir.

Filmi güçlendiren diğer karakter ise Vladislav’dır (Jemaine Clement). Evdeki en yaşlı ikinci kişidir. 862 yaşındaki Vladislav, Orta Çağda büyümüştür.  Zamanında çok acımasız olup dünyaya korku salmıştır. Arkadaşları bile gördüğü, yaşadığı onca şeye rağmen delirmemesine şaşırır. Beast’e bir savaşta kaybettikten sonra ise özgüveni kırılmış, eskisine göre daha sakin ve ılımlı olmuştur. Her ne kadar gelişim gösterse de bazı eski kafalılıkları vardır. Mesela üzgün veya sinirli olduğunda zamanını işkence odasında birine işkence ederek geçirir. Vladislav gerek söyledikleri gerek yaptıklarıyla filme farklı bir hava katıyor. Vampirliğini bir kenara bırakmak gerekirse kendisi Orta Çağ insanı. Filmde bir yandan da bir Orta Çağ insanının günümüz dünyasına tepkilerini izlememiz güzel bir detay. Evin en yaşlısı ise Petyr (Ben Franshom). Yaklaşık 8000 yaşında olan Petyr, hiçbir işe doğrudan karışmayan sessiz bir karakter. Hikayenin içinde etkili kullanılsa belki de en ilginç karakter olabilirdi.

Bu çekirdek dörtlüye daha sonra Nick (Cori Gonzales-Marcuer) eklendi. Kendisi evdekilerin yemesi için Deacon’ın yardımcısı Jackie tarafından eve getirildi fakat herkesten önce Petyr’ın yakalamasıyla vampir olmuştur. Kendisinin tek olayı hikayeye Stu’yu katması. Stu (Stuart Rathford) vampirlerimizle teknolojiyi tanıştıran kişi. Hiç konuşmasa da vampirlerimizin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

Bana göre filmin en güçlü yanı efsanelerle güzel dalga geçebilmesi. Davet edilmedikleri mekanlara girememeleri, uçabilmeleri, kan dışında hiçbir şey yiyememeleri gibi vampir efsanelerini güze tiye alıyor. Sadece vampirlerle değil, aynı zamanda kurt adamlar ve zombiler gibi diğer efsaneleri de kapsayan güçlü bir mizahı var. İnsanlık tarihinin farklı çağlarından bulunmaları ve o çağlardan özellik taşımaları karakterlerimizin hikayelerini güçlendiriyor. Karakterlerimizin farklı dönemlerde yapılmış olan sanat eserlerinde gösterilmesi çok yerinde bir karar. Karakterlerin hangi aşamalardan geçtiklerini, eserin yapıldığı dönemdeki insanların gözünde nasıl göründüklerini güzel gösteriyor.

Nick’in de vampir olmasıyla beraber eski yeni çatışmasını görüyoruz. Bu çatışmayı bu sefer vampirler üzerinden izlemek izleyiciye ilginç bir deneyim sunuyor. Nick’in arkadaşı Stu’nun da vampirlerle takılmaya başlamasıyla beraber vampirler teknolojiyle tanışıyor. Gerçekleştiremedikleri bazı şeyleri teknoloji sayesinde gerçekleştirebiliyorlar. Göremedikleri yansımalarını fotoğrafta görebiliyor ve izleyemedikleri gün batımını internetten  izleyebiliyorlar. Filmin tek beğenmediğim kısmı sonuydu. Böyle bir film için bence bir tık güçsüz bitti. Fakat bu, filmin kalitesini düşürmüyor.

Sahte Belgesel (Mockumentary) türünün başarılı bir örneği olan What We Do in the Shadows, herkes tarafından izlenmesi gereken bir film.

Dipnot: Aynı kişilerin aynı adla yaptığı 2005 yapımı kısa filme bakmanızı tavsiye ederim.

Yazar Hakkında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.