İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

The Square Film Analizi

8 min read
"Kare, güven ve ilginin sığınağıdır. Onun sınırları içinde hepimiz eşit hak ve sorumlulukları paylaşırız." İsveçli yönetmen Ruben Östlund'un yönettiği 2017 yapımı The Square, hem çağdaş sanata hem de çevresindeki dünyaya keskin bir eleştiri getirirken birbirimize ne borçlu olduğumuzu soruyor. Her sahnesini incelemek istediğim The Square olay örgüsüne dayalı bir anlatı filminden ziyade uzun bir performans sanatı hissi veriyor. İdil'in kaleme aldığı The Square analizi web sitemizde.

İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un yönettiği 2017 yapımı The Square, hem çağdaş sanata hem de çevresindeki dünyaya keskin bir eleştiri getirirken birbirimize ne borçlu olduğumuzu soruyor. Her sahnesini incelemek istediğim The Square olay örgüsüne dayalı bir anlatı filminden ziyade uzun bir performans sanatı hissi veriyor. The Square film analizi

Olaylar, günümüzün ve geleceğin sanatını temsil etme kaygısı güden, büyük ölçekli sergiler ve ziyaretçi sanatçılarla aydınlatıcı konuşmalar düzenlenen X-Royal isimli bir çağdaş sanat müzesi etrafında şekilleniyor. Oldukça sofistike ve karizmatik Christian, X-Royal’in baş küratörü, en yeni ve en büyük eserleri almak için sanat koleksiyoncularıyla rekabet ediyor. 

Christian, Anne (Elisabeth Moss) adlı bir gazeteci ile müze hakkında röportaj yapıyor. Anne, müzenin internet sitesinde okuduğu bir ifade hakkında soru yöneltiyor : “Devasa sergilerin kalabalık anlarında sergileme ile sergilememenin ögesi nedir?”  Kulağa laf salatası gibi gelen bu ifade karşısında Christian afallıyor çünkü kendisi de cümlenin ne ifade ettiğini bilmiyor 

Christian’ın işe gittiği sahnede Östlund, ciddi ve açık bir sosyal eleştiri yapıyor. Önce kaldırımda yatan bir evsiz bir adam görüyoruz.  Arkada bir ses “Bugün bir hayat kurtarmak ister misiniz?” diye soruyor. Daha geniş bir çekimde görüyoruz ki ses, sosyal hizmetlere abonelik için sokakta pano tutan aktivistlerden birine ait. Bu kişi, hem kendisini hem de sokakta yatan evsiz adamı görmezden gelen kalabalığa bir hayat kurtarmakla ilgilenip ilgilenmediklerini soruyor. Sokakta geçen bu sahne, Christian’ın saldırıya uğrayan bir kadına yardım ederken cüzdan, telefon ve kol düğmelerinin çalınmasıyla son buluyor. 

Michael (Christopher Læssø) adlı bir çalışanın yardımıyla Christian telefonunun izini bulmayı başarıyor. Çalınan eşyaları geri alabilmek için birlikte plan yaparak tehdit içerikli bir mektup yazıyorlar. Christian bu mektubu apartmandaki herkesi suçlayacak şekilde bütün dairelerin posta kutusuna atıyor. Konumunu kullanarak bu işi çalışanına yaptırmak istemesi ve “Patronun olarak, sana güvenip güvenemeyeceğimi merak ediyorum.” demesi dikkat çekiyor. Planları işe yarıyor ve çalınan eşyalar bulunuyor, bununla birlikte Christian kendine bir düşman ediniyor : Hırsızlıkla suçladığı göçmen çocuk. 

“İnsanlığınıza ulaşmak için insanlıktan ne kadar çıkmanız gerekir?”

Christian’ın eşyalarını geri almak için yaptığı plan, Kare isimli yeni serginin halkla ilişkiler kampanyasına düşünmeden imza atmasına neden oluyor. Serginin tanıtım kampanyası için yapılan toplantıda herkesin katılmadığı bir fikrin öne çıkarılması gerektiği öne sürülüyor. “Sizin rekabetiniz diğer müzeler değil, doğal afetler, terörizm ve aşırı sağcı politikacıların tartışmalı hamleleri.” diyor kampanyayı hazırlayan kişi. Bunun üzerine viral olabilecek bir tanıtım filmi (sarışın, evsiz bir kız çocuğunun Kare’nin içinde havaya uçurulduğu) hazırlanıyor, işte Christian’ın düşünmeden imza attığı kampanya bu. 

“Kare, güven ve ilginin sığınağıdır. Onun sınırları içinde hepimiz eşit hak ve sorumlulukları paylaşırız.”

Peki nedir bu Kare sergisi? Sosyal normları inceleyen ve radikal bir “güven ve ilgi alanı” yaratmayı hedefleyen bir çalışma “The Square”. Sergi, ziyaretçileri müze duvarlarının dışında olup bitenleri içeriye taşıyarak etrafındakilerle nasıl ilişki kuracaklarını düşünmeye itiyor. Sanatçının ilişkisel estetik olarak tanımladığı Kare, içeriğini bekleyen boş bir çerçeve, herkesin birbirini gözettiği bir sözleşme. Eğer kareye girip yardım isterseniz herkes yardım etmek zorunda. 

Filmin birçok sahnesinde kare şeklini – çoğunlukla resimler ve ya da çerçeveler- görmek mümkün. Bu kareler özellikle Christian’ın etik bir ikilemde sıkışıp kaldığı anlarda görünüyor.  Christian, empati, şefkat ve eşitlikle ilgili liberal fikirlere sahip ama insanlarla etkileşime girerken sürekli duvarlara çarpan bir adam. Birlikte olduğu kadınların isimlerini hatırlamayan, düşünmeden reklam kampanyasına imza atan ve yürekten konuşuyor gibi görüneceği konuşmalar yapmak zorunda olan biri, duygular ve empati altından kalkabildiği şeyler değil. Christian’ın kişisel ve mesleki çöküşünün mekaniği, insanlarla etkileşime girememesiyle doğrudan bağlantılı. Sadece kendisi için doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapıyor, bir diğer kişi için yanlış olsa bile.

Bu durum gazeteci Anne ile olan ilişkisinde de ortaya çıkıyor. Christian ve Anne’ın arasında geçen seks sahnesi (izlediğim en seksi olmayan ve komik seks sahnesi olabilir) duygulardan olabildiğine uzak ve mekanik gerçekleşiyor. Christian bu sahnede kendi kafasından çıkamıyormuş izlenimi veriyor. Başkalarından kopukluk, sanatın gösterildiği ve deneyimlendiği, geleneksel olarak izole edilmiş bağlamlar arasındaki engelleri kırmaya çalışan  “ilişkisel estetik” ile doğrudan çelişiyor. Sonrasındaki prezervatif sahnesi de güldürmekle birlikte Christian’ın kadınlarla olan ilişkilerine ışık tutuyor. Anne, birlikte geçirdikleri geceyle ilgili olarak Christian’la yüzleştiğinde, büyük bir sandalye yığını gibi görünen sanat eseri yüksek ses çıkararak konuşmalarını düzenli aralıklarla kesintiye uğratıyor. Anne onu konumunu kadınları etkilemek için kullanmakla suçladığında, Christian istemeden de olsa haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalıyor. (Söylemeden geçemeyeceğim, çok sevdiğim Elisabeth Moss’u filmde daha fazla görmek isterdim.)

Burada atlamak istemediğim bir sahne daha var. “You have nothing” yazılı sergi alanındaki kum ve taş tepelerinden oluşan eser, müzenin temizlik görevlisi tarafından süpürülüyor. Christian süpürülen taşları yerine koyarak eseri düzeltmeye karar veriyor. Bu sahne bana bir Antik Yunan mitini hatırlatıyor. Savaştan galip dönen Theseus’un gemisi Atina’da hatıra olarak uzun süre korunuyor.  Zamanla geminin tahtaları çürüyor ve yenileriyle değiştiriliyor. Sonunda geminin değiştirilmeyen hiçbir parçası kalmıyor. Bu durumda gemi hala Theseus’un gemisi mi, yoksa başka bir gemi haline mi geliyor? Ayrıca filmin başında sorulan “Müzedeki bir nesneyi sanat eseri yapan şey nedir?” sorusu da bu sahnede kendini hatırlatıyor. 

Film sadece sanat dünyasıyla ilgilenmiyor, sırayla aileyi, mahalleyi, profesyonel ortamı, yatak odasını ve sosyal medya dünyasını merceğine alıyor. Her sahne – kimi zaman üstü kapalı, kimi zaman güldürecek şekilde- güç dinamikleri ve sosyal normlara işaret ediyor. Yemek menüsünü tanıtan şefin konuşması müze bağışçılarının yemek salonuna doğru koşmasıyla bölünüyor. Konuk bir sanatçının (Dominic West) yaptığı konuşma Tourette sendromlu bir adam tarafından defalarca yarıda kesiliyor ve izleyiciler tam olarak nasıl tepki vermeleri gerektiğini anlamaya çalışıyor. Bu sahnede seyirci olan bizler de diğer seyircilere gülmek istiyoruz. 

Filmin başından sonuna kadar bir kelime tekrarlanıyor ve defalarca görmezden geliniyor: “Yardım edin!”. Sokakta saldırıya uğrayan kadın, dilenciler, Christian’ın zan altında bıraktığı göçmen çocuk ve performans sanatı sırasında taciz edilen kadın bunlardan birkaçı. Christian’ın çocuklarını Kare sergisine getirdiği sahne güven duygusu üzerine inşa ediliyor. “Zaman geçtikçe davranışlar değişir. Eskiden insanlara güvenilirdi, artık onları potansiyel tehdit olarak görüyoruz.” Östlund’un vurguladığı nokta, bizi insan yapan şeyin empati kapasitemizden çok, birbirimizi parçalamamızı engelleyen güven duygusu sarsıldığında ne kadar rahatsız olduğumuzla ilgili olduğu gibi görünüyor. 

“Avlanma içgüdüsünü zayıflık tetikler.” 

Filmin en vurucu sahnelerinden biri şüphesiz Oleg’in (Terry Notary) sanat camiasının elit kesimiyle dolu odada sergilediği performans sanatı. Ormana hoş geldiniz! Herkesin birbirini gözettiği sözleşmenin pamuk ipliğine bağlı olduğu bu sahnede vahşi bir hayvanla karşılaşan bireyler, güvende olduklarını bildikleri sürünün içine gizleniyor. Yardım çığlıkları atan kadına müdahale ettikleri an da yine güvende olduklarını ve kendilerine zarar gelmeyeceğini düşündükleri an aslında. Östlund’a göre, daha iyi bir dünya yaratmaya yönelik liberal fikirlerimiz bizi temel içgüdülerimizden uzak tutmak için pek de yeterli olamıyor.

Kare sergisinin viral olan videosu ile ilgili yapılan basın açıklamasında Christian sorumsuz davrandığını söyleyerek istifa ediyor. Gazetecilerden biri “İfade özgürlüğünüzün çizgiyi aştığını kabul ediyor musunuz?” diye sorarken bir diğeri de neden sarışın bir çocuğu dilenci olarak seçtiklerini merak ediyor. Klibin içeriğiyle ilgili sorulan soruları yanıtsız bırakıyor.  Marina Schiptjenko’nun canlandırdığı Elna, viral video karşısında dehşete düşüyor ancak diğer şeylerin yanı sıra finansman konusunda endişeleniyor ve müzenin itibarını düzeltmek için çabalıyor. Christian’ın hırsızlıkla suçladığı çocuktan özür dilemek için çektiği video bir itiraf ve iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Hatasını kabul etmeye istekli olsa da, sorunun sadece kendi düşüncesizliğiyle ilgili olmadığını söylüyor. Asıl suçlunun sosyo-ekonomik yapı olduğunu belirtirken eşitsizlik, küresel kapitalizm ve yabancılaşma gibi kavramlara da değiniyor.   

Square fikirlerle dolu bir film. İçtenlikle bu fikirleri keşfetmeye mi çalışıyor, keşfetmeyi deneme fikriyle dalga mı geçiyor yoksa her ikisi birden mi anlaşılamıyor. Bununla birlikte filmin insanların güven duygusu etrafında birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarına dair söylediği veya söylemek istediği birçok şey var.

Diğer film eleştirilerimize buradan göz atabilirsiniz.

Sevebileceğin benzer yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir