İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Milyonlarca ihtimalin çevresinde run Lola run!

7 min read
Run Lola Run, hayatın olasılıkları hakkında bir film, evet. Ama bu filmin, aslında sinemanın olanaklarıyla ilgili bir film de olduğu çok açık. Siyah-beyaz, renkli, video, ağır çekim, duraksız müziği, zaman atlamaları ve animasyonları var. Bu aynı zamanda sinemanın da milyonlarca başka olasılığı ve özgürlüğüyle ilgili bir film.

Her evin, her büyük kalabalığın, her ayrı insanın, savunulan her fikrin yüzlerce sorusu var. Bizi hayatta tutan şeylerin; her sabah hazırlanıp işe gitmenin, en büyük tutkumuzun peşinden koşmanın, bir insana güvenmenin sebebinin hayatta ulaştığımız ya da ulaşacağımız cevaplar olduğunu düşünebiliriz. Run Lola Run, bize öyle olmadığını anlatıyor. Cevaplar değil olasılıklar… “Olursa…” düşüncesinin merakı, başka ihtimallerin varlığı… Hepimizi hayatın akışına kaptıran dosdoğru sonuçları, sonları, finalleri bilmek değil; başka alternatiflerimizin de olduğunu bilmek. Bizi yaşar gibi, koşar gibi ve başarıyormuş gibi hissettiren sorduğumuz sorular ve onların olasılıkları.

Lola, bize cevaplar değil olasılıklar sunuyor. Olmuş ve bitmişi, olması gerekeni, daha iyisi ya da daha kötüsü değil. Gerçekleşme ihtimali olabilecekleri… Gerçekleşmesini istediğimiz hayallerimizi ve gerçeğe dönmesinden korktuğumuz kabuslarımızı…

Film, dört dakika süren ve farklı insanların yüzlerine odaklanan, hikayeden ayrı bir açılışla karşılıyor bizi. Parlayan gölgeli figürler bunlar… Sanki güneş acımasızca parlarken gözlerimiz yarı kapalı… Her biri başları eğik, yüzleri yabancı ama bir şeyler anlatıyor. Bir istasyonun ortasında duruyorlarmış gibi. Yüzler ekran boyunca hızlanıyor ve sonra eylem başlıyor.

Tik-tak, tik-tak, tik-tak…

Filmin hızı ilk dakikalarda belirleniyor. Gürültülü bir şekilde hareket eden saat sesi… Saatin tik-tak sesleri, önce zamanın daraldığını ya da daha kötüsü bitmeye çok yaklaştığını hissettiriyor. Ama aslında bu, kahramanımız Lola için oyunun başlangıcını işaret ediyor. Böylece daha ilk dakikadan ‘zaman’ film için çok önemli hale geliyor. Yalnızca 20 dakika sürecek ve mutlu sonla bitecek bir yolculuk gerekiyor.
Kamera 360 derece Lola’nın etrafında dönüyor ve Lola, ona yardım edebilecek kişileri seçiyor. Erkek arkadaşını ölmekten kurtarmak için kendini Berlin sokaklarına atıyor. Erkek arkadaşı Manni, Lola’ya güvenmeyi seçiyor, kısa bir süre için.

Bundan sonra müzik başlıyor. Müzik hakkındaki en iyi şey, kelimenin tam anlamıyla durmaması. Filmin müziği* ve gürültüleri en etkileyici bölümlerinden. Önemli yerlerde heyecanı artırmak için eklenmemiş, tamamiyle hız ve zaman algısıyla bütünleşerek kullanılmış.
Müziğin soluklaştığı birkaç kısa süre olabilir -tüm dikkatimizi gerektiren bazı diyaloglar- ancak genel olarak, müzik film boyunca süren uzun bir müzik videosu gibi duraksız.

Berlin’in birbirinden farklı insanlarını, sokaklarını, koşturmacasını, şehrin tüm atmosferini; karakterlerin karmaşık ilişkilerine ve hikayenin gizemine dair bir metafor olarak kullanıyor filmin yönetmeni Tykwer**. Zamanın akışını ise Berlin’i hızla kat eden dinamik kamerasıyla yansıtıyor. Lola koşarken şehri onunla birlikte tarıyor, aynı yollardan geçiyor ve aynı rampalardan atlıyoruz.
Şehirde, şehre ve kendisine ait tüm gürültüde hızla koşmuş ve nefes nefese kalmış. Düşündüğü, etrafına baktığı, amansızca bağırdığı ve kavga ettiği sahnelerde kameranın delice sarsıntısı, izleyiciyi de yerinde otururken koşmuş gibi hissettiriyor. Kameranın bu sarsıntıları bazen rahatsız ediyor, bazen de Lola’nın kaotik durumlarında izleyicinin de içine endişe salmayı başarıyor. Run Lola Run gerçekten bir gerilim filmi, ancak arkasında sorular bırakarak bunun ötesine geçiyor -çünkü “Ya öyle olmasaydı?..”



Filmden bahsederken es geçemeyeceğimiz diğer şey: Kırmızı renk

Renk filmdeki her sahnede Lola’nın çarpıcı saçlarıyla zaten gözümüzün önünde. Ancak Lola ve Manni arasındaki yatak odası sahnelerinde de güçlü bir renk olarak görünüyor. Lola sandığımız gibi, sadık amacı için her şeyi yapabilecek bir aşık olmaktan çıkıyor bu sahnelerde. Böyle güçlü bir görünüme sahip olan Lola, nihayetinde neredeyse insanüstü hale geliyor. Yüksek perdede çığlık atıyor, gözlük camlarını kırabiliyor. O kadar abartılı ki gerçek dışı. Çığlık attığında ve cam kırıkları filmde defalarca göründüğünde, onun paniğini ve üstesinden gelme gücünü hissediyoruz. Tüm camlar, hayattaki kötü şansların kırılganlığını gösteriyor. Lola en çok köşeye sıkıştığı anlarda o camları tuzla buz ediyor. Çığlıklar atıyor, camları kırıyor, istediğini elde ediyor.

Run Lola Run (1998) filminin animasyonu, dönemin popüler video oyunu Tomb Raider (1996)’daki Lara Croft karakterine benzer.

Seçili sahnelerde Lola bir animasyonun içerisinde koşuyor. Yaşadıklarını aynen animasyon olarak izliyoruz. Animasyon kullanımı, gerçeklikle farklı boyutları birleştirdiği için filmin popüler kültür kısmı gibi. Aslında bu video oyununa geçiş, bazı izleyiciler için bir tartışma noktası olmuş. Bunun filmin yapısına hiçbir şey eklemediğini ve sadece tuhaf göründüğünü savunanlar var.
Lola’yı bazen bir video oyunu içinde koştururken görmek yerinde olmayan bir sanatsal seçim miydi?
Run Lola Run’da hayat kendiliğinden bir video oyunu gibi. Mutlu sona ulaşana kadar kazanma ve seçme şansımız var. Lola, istediği sonucu elde edene kadar ölümcül bir günü yeniden ve yeniden yaşamaya devam ediyor. Zamanlamanın, kararların, bazen sadece başka bir sokaktan geçmeyi tercih etmenin farklılığı sonları değiştiriyor.


Filmin üç bölümünde de her koşu aynı şekilde başlıyor, farklı şekilde gelişip farklı sonuçlara ulaşıyor. Her koşuda Lola’nın çarpıştığı insanların hayatlarının daha sonra nasıl geliştiğini gösteren kısa flashforward*** sekansları var.

Çoğu suç filminde rastladığımız aksiyon ve koşu sahnelerini, Tom Tykwer bize her gün içinde yaşadığımız bir akışı göstermek için kullanmış. Her gün gördüğümüz, değdiğimiz, çarptığımız yüzlerce farklı insanın; bazen aynı durakta indiğimiz, bazen kavga ettiğimiz insanların hayatlarında da yarattığımız etkileri…
Koşarak evden çıkan Lola’nın, yol boyunca farkında olarak ya da olmayarak etkileşimde bulunduğu; yolda çarptığı, yanından geçtiği, o an orada bulunan ve yolculuğunun seyrini değiştiren insanların aynı zamanda kendi hayatları da değişiyor.

Lola’nın etrafa çarpmaları, hataları, kırmızı ışıkta geçmesi, sıraları bozması filmin kıyısındaki köşesindeki insanları rahatsız ediyor. Diğer tarafta da çarptığımız insanların sebep olduklarını, olabileceklerini görmek de bizi…
Bu, baktığımızda günlük hayatta hepimizin başından geçen ama hayatın akışında sık düşünmediğimiz bir durum. “Ya o sokaktan dönmeseydik?, Ya diğer teklifi seçseydik?, Ya iki dakika daha geç kalsaydık?..” her şeyin sonucu daha farklı olabilirdi değil mi? Peki bu sayısız ihtimal içinden en iyisine nasıl karar verebiliyoruz?
Ve biz bu kararları verirken bizimle birlikte milyonlarca insan daha, o an bir şeylere karar veriyor. Kararlarımız çarpışıyor, birbirini teğet geçiyor, bazen hiç karşılaşmıyor, bazen en olmayacak zamanda önümüzde bitiyor.

Film, sonucu büyük ölçüde değiştiren, yaşamı ve ölümü belirleyen “Ya olursa?” basamakları içinde yaşıyor. Sadece Lola ve Manni için değil… Lola’nın planındaki bir değişiklik, onun dünyasındaki tüm arka plan karakterlerin de hayatını değiştiriyor. Run Lola Run hep geçerli. İçinde yaşadığımız hız yavaşlamıyor. Hala birilerine çarpıyoruz, bazen isteyerek ve bazen istemeyerek. Ve hala zamana karşıyız, ihtimalleri yakalamaya çalışıyoruz, ileriye doğru koşuyoruz. Lola için de, Manni için de, kendimiz için de “Ya öyle olmasaydı” diyebiliyoruz. Lola, 3 farklı sona sahip. Peki biz ve geride bıraktıklarımız kaç farklı sona sahip olabiliriz?

Tykwer, hayatın olasılıkları hakkında bir film çekiyor, evet. Ama bunun aslında sinemanın olanaklarıyla ilgili bir film de olduğu çok açık. Siyah-beyaz, renkli, video, ağır çekim, duraksız müziği, zaman atlamaları ve animasyonları var. Bu aynı zamanda sinemanın da milyonlarca başka olasılığı ve özgürlüğüyle ilgili bir film.

*Ayrıca müzik de son derece kişisel: Franka Potente (Lola) bazı şarkılara vokal katarken, film müziğinin çoğunu o zamanki erkek arkadaşı yönetmen Tom Tykwer bestelemiş.
**Şimdilerde Babylon Berlin gibi başarılı bir yapıma yönetmenlik ediyor, izleyelim.
***Olayın/hikayenin akışını kesip gelecekte olacak olayı araya sokan hikaye ve tiyatro anlatı tekniği.



Diğer film incelemeleri ve eleştirilerimize buradan ulaşabilirsiniz.

Sevebileceğin benzer yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber bültenine abone ol