İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Ölüm ve Kız (1994) Bir Devrin(m) Hikayesi

6 min read

No one feels another’s grief, no one understands another’s joy. People imagine that they can reach one another. In reality they only pass each other by.” 

Franz Schubert

Roman Polanski’nin yönettiği Ölüm ve Kız, Schubert’in aynı şekilde anılan 14. Quartet’i ile başlıyor ve bitiyor. Açıkça aklımızda kalması istenen bu. Sert bir giriş, ve aynı ölçüde yoğun ve hızlı devam eden, arada nefes aldırtan, ama tam rahatladığınız anda sizi gerçeğe uyandıran bir tür deneyim. Durmanıza izin vermeyen, çünkü anlatılacak çok şey var. Şarkıyı film süresince de birçok kez duyuyoruz. Filmin senaryosunu (esasen bir tiyatro metni) yazan Ariel Dorfman’ın anlatmak istediği hikayeye iliştirdiği bu “ipucu” pek de yumuşak bir şekilde hissetmiyor, sezdirmiyor arkasında yatanı. Her şey çok yoğun ve doğrudan önümüze koyuluyor. Filmde de durum böyle. Schubert’in 14. Quartet’i sert bir vuruşla başlıyor. Bizde arkada quartet çalarken öne çıkan gökgürültüsüyle açıyoruz gözlerimizi kadraja. Hava yağmurlu, kadrajın içinde bir diğer pencereden Paulina’yı görüyoruz. Neticede bu aslında Paulina’nın hikayesi. Hikayemizi başlatan o ilk hikayenin öznesi. Film uzun yıllar sonra demokrasiye adım atmış bir ülkede geçiyor. Ülkenin adı verilmiyor, bu evrensel bir hikaye. Ama bir Latin Amerika ülkesi olduğunu anlıyoruz. 

Filmde beni tek rahatsız eden, ama bir yandan münasip bulduğum, belirttiğim gibi her şeyin çok doğrudan olması. Karakterlerin ağzından çıkan sözcüklerin biri tarafından yazıldığı çok belli. Bunlar çok güzel, sözler, sözcükler ve anlatılması gerekenin tam ortasınaparmak basıyor. Ama film izlediğinizi hissetmek bazen güçleşiyor. Öte yandan, bu durum ile, yani her şey sanki gerçekmiş ama kurgulu olarak bize veriliyor hissi ile, dünyanın bir yerinde benzeri şeylerin yaşandığı olgusu çelişiyor. Her şeyin o kadar gerçek olduğunu biliyoruz ki, bunu izliyor olmak garip geliyor. Geriye itiliyoruz kadrajdan.

Neler oluyor peki?

Paulina’yı ilk olarak pencereden görüyoruz. Daha sonra evin içine kabul exiliyoruz. Paulina yemek hazırlamış. Masada şarap ve fırından çıkmış tavuk, leziz. Ama Paulina masada yemiyor yemeği, kendi köşesine çekiliyor. Bir tür güvensizlik sezdirilmeye çalıştığını düşünüyorum. Nitekim Paulina ne mutlu ne mutsuz bu sahne karşısında, sadece yaşıyor bu kadın, dedirtiyor. Kocasının arabası dışında bir arabanın yaklaşması karşısında Paulina’nın ürkekliğini görüyoruz, eline silah alıyor ve dinliyor. Gelen kocası, Gerardo Alberto, bir avukat. Arabanın gelişi öncesinde Paulina’nın kocasının Başkan tarafından hakikat komisyonunun başına seçilişinnin haberini aldığını görüyoruz. Hakikat komisyonu, faşist hükümetin başta olduğu dönemde yaşanan hukuksuz tutuklama, şiddet ve işkence olaylarını araştırmak için kuruluyor. Ama bir bit yeniği var, sadece ölümle sonuçlanan olaylar incelenecek. Bit yeniği, çelişki ise şu ki, bu düşünce de filmde sürekli yankılanıyor. Birinin bir düşünceyi sindiremediğinde olduğu gibi, oradan buradan çıkıyor, tekrar tekrar senaristin öfkesini duyuyoruz. Şu ki; konuşmayan ölüler dinlenirken, konuşmaya hazır, “o şanslı” kurbanlar dinlenmiyor. Ölmediniz mi, yaşamaya devam edin o halde. Zira insan her şeyin üstesinden gelebilir, öyle mi, değil mi? Film ilerledikçe Paulina’nın bu yönden kocasına karşı da sindiremediği bir şeyler olduğunu anlıyoruz. Paulina ile kocası arasındaki ilişki de filmin diğer bir veçhesini oluşturuyor. Saldırgan ile kurban arasında olduğu gibi, kurtarıcı ile kurban arasında da her zaman bir tür düğüm kaldığını görüyoruz. “Sen şanslısın diyor biri diğerine, ama seni kurtardım, ama bu çok daha kolay, kurbanlıktan. Ben kurtuldum, bu çok daha fena hele tam olarak kurtulamamışken ve hayat devam ederken.”.

Arabadan iniyor kocası ve anlıyoruz ki araba bozulmuş, ve Roberto isimli bir doktor Gerardo’ya yardım ederek eve bırakmış. Eve vardıklarında daha yeni tanışmayı akıl ediyorlar. Dr. Miranda, karşısındakinin Gerardo olduğunu anlayınca şaşırıyor. Sanki uzun zamandır unuttuğu bir gerçekle tekrar karşılaşıyor. “Escobar, avukat olan mı?” 

Burada bir kriko/patlak tekerlek diyaloğu var. Bence önemli. Gerardo, Roberto’nun gitmesiyle eve giriyor ve Paulina ile konuşuyorlar. Pauline elbette öfkeli, çünkü sadece ölümle sonuçlanan vakaların araştırıldığı Hakikat Komisyonu’nun başına yer alma görevini Gerardo’nun çoktan kabul ettiğini biliyor. Ona sormamış. Gerardo ile yüzleştiğinde, Gerardo’nun konuyu zaten tamamen kendisiyle ilgili bulduğunu anlıyoruz. Gerardo’ya göre, bu onun mesleği, bu onun hayatı, soracak bir şey yok. Öte yandan Hakikat komisyonu da Paulina’nın hayatını çok daha fazla ilgilendiriyor. O, kurbanlardan biri. Fakat Gerardo için kariyer basamaklarının bir tanesi ve bunlardan birini şanssız birinin akli melekeleri nedeniyle kaçırmaya hiç niyeti yok. Kriko meselesi şöyle ki; Gerardo, arabası arıza yaptığında, bagajdaki yedek tekerleği takmaya yeltenir, hatta takar ve sonrasında patlak olduğunu fark eder. Paulina, patlak tekerleği tamir ettirmemiştir. Gerardo’nun çabaları boşa gitmiş, ıslanmış, sinirlenmiştir.

Burada patlak tekerleği takma çabasının, Paulina’nın aklındaki Hakikat komisyonu’nun imgesiyle benzeştiğini düşünüyorum. Çoktan geçmiş, ve tamir edilemeyeceği belli olan bir şeyi, bu imkansızlık gerçeğini görmezden gelerek, belki de varolanın durumunu anlamakta gerekli özeni göstermeyerek, yerine yerleştirmeye çalışma çabası, sonunda belki de sadece yıpranmış sinirlere sebebiyet verecektir. Eksikliği derinleştirecektir. Zor durumlarda, ve yağmurlu havalarda, geçmişi veya patlak bir lastiği tamir edecekseniz, iyi düşünmelisiniz. 

Asıl konuya gelelim; belli bir zaman sonra, Roberto patlak lastiği geri getirmek için eve gelir. Bu, kendisi için saçma bir hareket olacaktır. Bir nevi, kaderine adım atmaktadır. Gelmesi için bir neden yoktur, patlak lastiği sonra da getirebilecektir. Ama Hakikat Komisyonu’nun başında bulunduğunu öğrendiği müstakbel hakiminden, uzak duramaz. Hikayenin ortasına atar kendini.

Paulina, Roberto’da unutamadığı gerçeğin sesini tanır. Çok fazla düşünmesine gerek klamaz. Yıllarca düşündüğü planını uygulamaya koyar. Esir alır Roberto’yu, bir itiraf istemektedir. Hayatı devam ettiği için, kaybedecek bir şeyi, birçok şeyi vardır. Bir itirafla yetinecektir. Bilir de bunun yeterli olamayacağını, kendini tutamaz. Gerardo başta inanmaz, Roberto’nun “o” olduğuna, zamanla bunun gerçekliğine dair ipuçları ortaya çıkar. Ama hukuku temsil etmektedir Gerardo, hukukçu kimliğinin ötesine taşamaz. Seyirciyi sinirlendirir bu bazen, hissederiz ki, hukuk, sonradan geldikçe, ex-post adalet hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Elleri, ayakları bağlı Roberto tuvalete gitmek istediğinde, Paulina “ne kadar kolaymış birine güç uygulamak, hiç de zor değilmiş değil mi” gibisinden bir laf eder. Bu can alıcıdır. Çünkü asıl demek istediği, senin işkenceci, benimse kurban olmam, tesadüften ibaret, seningüçlü olmanla bir ilgisi yok, güç uyguladın, sadece o koşul ve şartlarda uygulayabildiğin için, beni güçsüz kıldığın için demek istemektedir. Burada Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramına bir selam mı çakılmaktadır?

Sonunda itirafını edinir Paulina, uçurumun kıyısında. Ölümle karşılaşmaya bu kadar yaklaşana dek, masumu oynamıştır Roberto. Ama öldüremezler Roberto’yu, hiçbir şey yapamazlar hatta.

Hiç pişman değil ki Gerardo, yapılacak ne kaldı geriye, boşa gider acılar, çektirenin yüreğinde çöreklenmiyorsa ve unutmak mi gerekir? Kalan zaten sadece geriye doğru, geleceğe götürülmez geride kalanlar ve öylece kalırlar.

Yönetmenin Kürklü Venüs ve Cul-de-sac filmlerinin eleştirilerine de sitemizden ulaşabilirsiniz.

 ölüm ve kız ölüm ve kız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber bültenine abone ol