İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Midsommar – Baştan Başa

7 min read

Midsommar hikayenin baş karakteri Dani’nin benliğe bengidönüşünü yankılayarak bize aktarıyor. Filmde çoğu zaman kurgusal geleceğin yankıların duyuyoruz, (ilk izleyişte bu biraz güç, çünkü ilk izleyiş deneyimi her zaman hikayeye hasredilmiştir), bu da işte önümüze konan sanat eserini bir “film” haline getiriyor. Çünkü sonradan baktığımızda kurgu unsurunu çok iyi hissedebiliyoruz, bize sanatsal deneyimi tam anlamıyla sunuyor. Ari Aster’in yazdığı ve yönettiği (Hereditary) Midsommar, bir korku-gerilim deneyimi. Bir yandan korkudaki o sürekli geri çekilme arzusu o denli yoğun değil. Ama arada iyi çarpıyor insana ve de hemen bırakmıyor. Korkunç imgeler, ve onların yolunu çizen diğerleri tekrarlarla çıkıyor önümüze.

Midsommar Dani’nin “başına gelen” büyük trajediiyle başlıyor. Ve sonu ”başından gelen” (kısaca buna bir üstesinden gelme veya intikam bilinci diyebiliriz) bir trajediyle bitiyor. Dani kendisine oldukça tedirgin edici bir mesaj gönderen ve cevap alamadığı bipolar kız kardeşine ulaşmaya çalışıyor, ailesine mesaj bırakıyor, mesajın tamamını dinliyoruz ve “uyuduklarını” (nefes aldıklarını) görüyoruz. Sonra Dani biraz olsun telkin edilmek ihtiyacı ile, belki de her şey normaldir düşüncesine sığınıyor. Erkek arkadaşını arıyor. Fakat ona da kendini açmaya çekindiğini görüyoruz. Çok önemli bir durum söz konusu olmasına karşın, Dani kendini çekiyor ve sorulmayı bekliyor, sonunda erkek arkadaşı durumu soruyor fakat ona “bir şey yoktur” gibi sözler söylüyor. Burada Christian’ın ses tonu uzak, ve herkesin söyleyeceği şeylerii söylüyor, gerçekten Dani’yi umursadığını göremiyoruz, Dani’nin istediği yerden tutmuyor. 

Ardından Dani’nin kız kardeşinin kendisini ve ailesini öldürdüğünü apaçıkça görüyoruz. Bu duygusal olarak çok şiddetli bir ölüm, sessiz ve ailesi için bilinçsiz olmasına karşın. Gaz nedeniyle ölüyorlar, ve ağzında gaz borusu ile kız kardeşinin görüntüsü yıkıcı. Her yönden derin bir trajedi var burada. Dani’nin çığlıklarını duyuyoruz ve erkek arkadaşı Christian ona sarılıyor ama o kadar. Filmde Dani’nin acı çektiğini görüyoruz görmesine ama bir şekilde eksik geliyor. Bu kadar yıkıcı bir olay var karşımızda ve Dani hayatına devam etmeye çalışıyor, biraz da Christian’ı kaybetmemek için, fedakarlığıın ötesine geçiyor. Bu acı, bana yeterli gelmiyor. Empati duyan izleyicinin yas ihtiyacı giderilmiyor. Bu büyük ihtimalle Christian’ın rolünü hissettirmek için bilinçli bir tercih. Midsommar ile ilgili okuduğum diğer yorumlardan birinde Christian’ın söyledikleri olmasa, Dani’nin belki de polisi arayacağı ve o noktada ailesi ölmemiş olduğu için onlaı kurtarabileceği ama bunu yapmadığı, bu nedenle içinden Dani’nin de Christiian’a öfke duyuyor olabileceği ifade edilmişti. Bu yapılabilecek bir yorum, ama asıl odaklanmamız gerekenin Dani’nin asla tutulmuş, ilgilenilmiş hissetmemesi olduğunu düşünüyorum.

Takip eden dönemde, Christian’ın arkadaş grubundan Pelle, onları İsveç’teki Midsommar festivaline davet ediyor. Söylediğine göre bu, 90 yılda bir gerçekleşiyor. Aslında Dani başta bu etkinliğe davetli değil. Bir sahnede Christian arkadaşlarına, Dani’yi de davet ettiğini, onun da kabul ettiğini ama geçekten gelmeyeceğini söylüyor. Ne demek şimdi bu? Filmin başından Christian’a karşı bir önyargı kurulmaya başlıyor. Ona bir rol biçildiğini anlıyoruz. Ama neticede Dani gerçekten geliyor.

Yola çıktıklarını görüyoruz ve araba yolculuğu The Shining’e benzer şekilde kuşbakışı olarak bize sunuluyor. Bu sahnede kamera aşağı doğru iniyor ve ters dönüyor, burada yolculuğun gerçekten başladığını hissediyoruz ve bir şeylerin filmde de belki ters döndüğünü ama düz göründüğünü. Belki de sadece “korku” olarak anılan bir filmde yolculuk görüntüsüyle karşılaştığım için ilk düşündüğüm bu oldu. Bu noktada filmde çoğu zaman kamera çekimlerinin de kesintisiz olmasına dikkat edildiğini düşündüğümü söylemeliyim. Bir şeyler olurken, kimi zaman sahneden sahneye değil, sadece mekânın görmediğimiz yerlerine yol alıyoruz ve hikaye devam ediyor. Bu da gerçekçiliği güçlendiren bir izlenim yaratıyor. Öte yandan bazen sahneler çok ani kesiliyor. Destansılığı biraz da bundan, hikaye devam ediyor, bak burası çok önemli, demek için, makası yüzümüze çarpıyor, diğer sayfaya geçiyoruz. Daha anlatacak çok şey var.

Başta her şey çok güzel, festival görüntüleri zaten bir cennet havası yaratıyor. Ama yavaş yavaş sıkıntılar, tedirgin edici olaylar, görüntüler başlıyor. Bunlardan birkaç tanesine değinmek istiyorum. 

Festivalin ikinci gününde; önemli bir tören yapılacak. Bu sahne öncesinde bu topluluğun yaşamın dönemleri kabulü bize veriliyor. Belli yaşlar arası yaz olarak kabul ediliyor, Dani buna göre yaz mevsiminin tam ortasında (mid-summer), ve 72 ise “son”. Bu törende, o sırada 72 yaşına varan biri kadın bir erkek iki yaşlı oldukça ağdalı bir şekilde “öldürülüyorlar”. Aslında intihar ediyorlar ama ben gözlerinde ölmek istemediklerini gördüğümü iddia edeceğim. Ama kabulleniyorlar, “Skol” ve devam. Ölüm sahnesi izlemeye değer. Biri yüzünün üstüne taşa düşüyor. Yüzü parçalanıyor, diğeri de atlayınca bacağı “koptuğu” için bilerek yüzü parçalanıyor. Yeknesaklık önemli. Burada karakterler gibi, ben de biraz sinirlendim. Burada atıf yapılan ve film dışında sinirlenmemiz istenen adet, gelenek, dogmatik düşünce nedir tanımlamaktan acizim. Bazı yorumlarda buna kapalı bir toplum olan İsveç’in ıkçılığa yönelişi olarak atıf yapılmış. Fakat bu çok zımni bir atıf, öbür tarafta adamların yüzü parçalanıyor. Burada daha geniş olarak “sorgulamayan geyiğin ölümünü” ve bizim gençlerin “yüzlerine” çarpan kültürü öfke gücüyle dışarı veya içeri doğru farklı yüksekliklerde itişini görüyoruz, deyip bırakacağım.

Bir diğer sahneler dizisi, topluluğun üyelerinden genç kız Maya ve Christian’ı ilgilendiriyor. Filmin başlarında karakterlerimiz etrafı dolaşırken kafeste bir ayıyı görüyorlar. Filmin sonunda bunu zorlanmadan Christian ile ilişkilendirebiliyoruz (çünkü ayı postuna – temizlenmeden- sokularak yakılıyor). Burada karakterlerden biri “ee, bu ayıyı görmezden mi geleceğiz” diyor, diğerlerinden birinin cevabı ise, “bu bir ayı.” Filmde düşündüren ama bir yönü bariz cümlelerden biri. Bu destanda Christian, o kültürde ne anlam ifade ettiğine göre, bir ayı olarak konumlandırılmış. Belki aslında içinde bir insan var, filmin sonunda olduğu gibi. Ama yine filmin sonunda olduğu gibi bilinçsizce, hareket edemiyor, konuşamıyor, tepki veremiyor. Gözü sadece kendinde, bal arıyor. Ama görmezden geliniyor, daha doğrusu, bu bir ayı, ama ayı kabul görüyor. Dani’nin ise gözleri kapalı. Gözleri sadece yetecek miktarda boyanıyor ara sıra. Ama tam açılmıyor, filmin sonuna kadar. Burada Maya ise, Christian’ı ona çocuk verecek aday olarak görüyor, ona aşık diyemiyorum çünkü ona sahip olduğunda (garip bir sahne), bu sadece bir görev, bu bir ritüel, ve bebek bekleniyor. Maya Christian’a bakmıyor bile. Ama bu önemli değil, dans yarışmasını kazanarak Mayıs Kraliçesi olan Dani, onları gördüğünde, ağıtlar yakıyor. Diiğer kadınlar da ona katılıyor, mimetik bir ritüel gerçrekleşiyor. Sonunda Dani Christian’ın hükmünü veriyor, ve gülüyor Dani. Bu sefer trajedinin hakimi o, kurban verilecek kişi olarak Christian’ı seçtiğini anlıyoruz. Karar veriyor Dani, bırakmaya karat veriyor ve gülüyor.

Filmin bütününe baktığımızda Dani’yi sona atıp başa sarıyor, ortada bırakıyor, ortaya bırakıyor, kabul göreceği bir yere. En sonunda ise hikaye düşüncelerimize yer açmak için geri çekiliyor. Geleceği sunmuyor bize, çok açıkça geçmişi vadediyor ve böylece bir tür ayakları yere basan ilerleme. Bir destan, çünkü baştan sona mekanlardaki simgelerden, duvar yazıları ve resimlerinden, karakterlerin sözlerinden okuyarak izliyoruz filmi. Bir trajedi çünkü, “kötü” karakter ölüyor (öte yandan diğer bazıları da), baş karakterimiz Dani, kazanıyor, o Mayıs kraliçesi, ve her şey çok karışık olsa da, bize bir ders sunmaya çalışıyor. Diğer yandan o film sırasında bizi sinirlendiren, garip gelen (kahinlerin doğması için bilinçli akraba evliliğine gidilmesi gibi) kültür baki kalıyor. Açıkçası burada kültür, trajedinin konusu değil, o bir mekânsal dekor. Hatta bu tür bir bakışla bu, sadece bir “aşk sonu” hikayesi ve bizim dünyamızda geçiyor, dokunabildiğimiz dünyamızda ve bu dünyaya ilişkin bir şeyler anlatmaya çalışıyor. 

Belki de mekan her şey, ve bir diğer kültür, bu kültürde dışlanan bireylere sığınabilecekleri bir sıcaklık, güven sunabilir. Yani çelişki, doğruyu bulamamak, o zaman inanmak, dışlamak. Çözüm, yok. Belki de yeterince aramamak?

Her halükarda Yazar ve Yönetmen Ari Aster’in yeterince aradığını düşünüyorum. Tüm bu alacalı keşmekeşin ardından bizim elimizden de belki bir kısmı kurgu olan “filmdeki” İsveç kültürünü tastamam yansıtılmasını/kurulmasını takdir etmek geliyor. Midsommar, öneriliyor. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber bültenine abone ol