İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Mank (2020) Film İncelemesi

5 min read
Fincher’ın Mank ile Citizen Kane’e bir saygı duruşunda bulunması, bu gayeyle çıktığı yolda iki film arasında doku uyumu tutturmaya çalışması gayet anlaşılır. Fakat böylesi bir çabada dozu iyi ayarlayamaması, Mank’in kimliğini bulamamasına yol açmış. Hatta Citizen Kane’in gölgesinde o kadar kalmış ki, onun mirasını denklemden çıkarsak geriye bir Mank kalır mı, emin değilim.

“Şaşırmak istiyordun hani?”
“Sen hep şaşırtırsın. Bu yüzden tek tercihimdin.”

Orson, her ne kadar senaryo yazımında zaman onların aleyhine işliyor olsa da Herman J. Mankiewicz’i neden seçtiğini, ona neden itimat ettiğini bu sözlerle ortaya koyuyor David Fincher’ın son biyografik filmi Mank’te. Tıpkı sinemaseverlerin Fincher’ın yaratıcılığına, özgün bakış açısına ve konu fark etmeksizin seyirciyi koltuğa mimlemeyi başaran anlatısına güvendiği gibi. Mank, önüne çıkan türlü engellere rağmen Orson’un güvenini boşa çıkarmamayı biliyor ve Citizen Kane sinema tarihinde kendinden sonrakilere eşi benzeri görülmemiş bir miras bırakıyor; bu hikayeye birçoğumuz vakıfız. Peki Fincher uzun bir aradan sonra seyirci nezdinde güven tazelemeyi başarabiliyor ve gönül rahatlığıyla “Fincher geri döndü.” dememize imkan tanıyor mu? Pek emin değilim.

Fincher’ı hiç de azımsanamayacak bir aradan sonra, bir uzun metraj filmin yönetmenlik koltuğunda görmemizi sağlayan Netflix projesi, artık herkesin malumu olduğu üzere, senaryo yazarı Herman J. Mankiewicz’in kariyerinin en hareketli dönemlerine ve o dönemden yola çıkarak Citizen Kane senaryosunu nasıl yazdığına odaklanıyor. Mank, yaratıcı fikirleri ve karizmasıyla Paramount stüdyolarındaki iş arkadaşlarından kendini ayrıştırmayı başarmış bir senaryo yazarı. Sivri zekası ve açık sözlülüğüyle çevresindekileri etkilemeyi ve onların akıllarına kazınmayı başarırken, bu Mank aurasından ünlü iş adamı, medya patronu William Randolph Hearst de nasibini alır ve Hearst, Mank’i yakın çemberinde tutmaya başlar. Hatta Hearst, MGM stüdyolarını yöneten Louis Mayer ile olan yakınlığı sebebiyle Mank’in MGM stüdyolarında çalışmaya başlamasına ön ayak olur. Yıllar geçtikçe Mank, Hearst’ün yerel politikaya müdahil olmasıyla beraber basın ordusunu ve MGM üzerinde kurduğu politik hegemonyayı nasıl kamuoyunu manipüle etmek için kullandığını gözlemler, ve bu izlenimlerinden yola çıkarak Citizen Kane’i yazar.

Mank için Citizen Kane, en ihtiyaç duyduğu yaşta sevgiden koparılmış, bu nedenle hayatı boyunca zenginliğini, gücünü ve imtiyazını kullanarak sevgi elde etmeye çalışmış bir adamın dindirilemeyen duygusal açlığının hikayesidir aslında. Kendi kuralları üzerinde kural tanımayan, başkalarını kendi hikayesinde bir ideal, gerekçe veya enstrüman olmadıkça yok hükmünde sayan ve saf sevgiye erişebilmek uğruna kullanmayacağı hiçbir ayrıcalık, çürütmeyeceği hiçbir ahlaki değer, feragat etmeyeceği hiçbir varlığı olmayan bir adamın beyaz perde üzerindeki yansımasıdır. Böylesi bir yaşamın portresini çizerken, çerçevesini 1929’un büyük buhranından, Hearst’ün öncülük ettiği kar maksimizasyonunu önceliklendiren gazetecilik anlayışının toplum üzerindeki etkisinden ve politikadan soyutlaması pek tabii ki beklenemezdi. Fincher da filmini inşa ederken Mank’in kullandığı formülü uygulamaya gayret ediyor. Niyeti kapsayıcı bir anlatı aracılığıyla ufkunu Mank’in kişisel tecrübelerinin dışına genişletmek, ekonomik buhran sonrası Amerika’sının politik atmosferini ele almak ve etik bir tartışmayı ortaya koymak. Bu noktaya kadar her şey oldukça makul, yani Fincher’ın Citizen Kane’i yaklaşım açısından örnek alması Mank’i dar, sıkışık bir biopic havasından çıkarıp zenginleştiren bir tercih. Fakat Mank, konu Citizen Kane’i aynalama olunca yaklaşımın aynılığının da ötesine geçiyor.

Mank’in sinematografisi, diyalog yazımı ve en önemlisi anlatısı, Citizen Kane’in birebir yansıması adeta. Bu aynılık hem özgünlük açısından hem de iki film arasında çağlar olması bakımından göz ardı edilemez sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Diyalog yazımında izlenen formülün yarattığı teatral havayı 60lar öncesi Hollywood filmlerinde görmeye alışkınız, fakat günümüze uygulandığında demode bir etki bırakıyor ve takip etmesi oldukça yorucu. Uç uca eklenen kesintisiz ve uzun repliklerin olduğu akış izleyiciyi kopmadan takip edebilmek için ekstra efor sarf etmeye mecbur bırakıyor. Anlatı tarafında ise daha büyük problemler gün yüzüne çıkıyor. Fincher, Citizen Kane’e atıfta bulunmak amacıyla hikayeyi karakterlerin anılarına dönerek anlatmayı tercih etmiş, burada da aynı referans eserde olduğu gibi sık sık flashbacklere başvurmuş. Fakat Citizen Kane’de böylesi bir anlatı biçiminin önemli bir dayanağı vardı: Gazeteci, Kane’in ölüm döşeğindeki son sözlerinin neden “Rosebud” olduğunu bir dedektifmişçesine muhataplarıyla konuşarak araştırıyor, onlar hatıralarını anlatırken edindiği yapboz parçalarını birleştirmeye çalışıyordu. Bu yüzden, Citizen Kane’de böylesi bir anlatı biçiminin benimsenmesi elzemdi. Mank’te ise aynı anlatım biçiminin zaruri olmadığı halde kullanılması, en hafif tabirle eğreti durmuş. Bu sebeple bağlayıcı olmayan, hatta gitgide sıkıcı hale gelen bir anlatı var karşımızda. Tüm bunları üst üste koyunca filme angaje olmanın bir hayli zor olduğunu söylemek gerek; öyle ki bir noktadan sonra izlemem gerektiği için izliyormuş izlenimine kapıldığımı hatırlıyorum.

David Fincher’ı her ne kadar seyirciyi koltuğuna mimleyen gerilim filmlerinin yaratıcısı olarak bilsek de, Mank’in bir biyografi olması, anlatının seyirciyi içine çekmek bir kenara, tam ters bir etki yaratmasının mazereti değil. Çünkü Fincher’ın güçlü anlatı dilini akıcı bir kurguyla destekleyerek, başlamasıyla bitmesi bir olan bir biopic’i nasıl ortaya koyabileceğini Social Network’te görmüştük. Fakat Mank’te biçimsel tercihlerin bizi, gerekli olduklarına bir türlü ikna edemedikleri hissine kapılıyoruz. Sac ayaklarından biri devrildiği anda da, inşa edilen her şey sallanmaya başlıyor.

Fincher’ın Mank ile Citizen Kane’e bir saygı duruşunda bulunması, bu gayeyle çıktığı yolda iki film arasında doku uyumu tutturmaya çalışması gayet anlaşılır. Fakat böylesi bir çabada dozu iyi ayarlayamaması, Mank’in kimliğini bulamamasına yol açmış. Hatta Citizen Kane’in gölgesinde o kadar kalmış ki, onun mirasını denklemden çıkarsak geriye bir Mank kalır mı, emin değilim. Bu açıdan bakmak, başta da hatırlattığım o Orson-Mank diyaloğunu bir kez daha akla getiriyor. Mank’e kadar Fincher’ın bizi her bir şaşırtması yeni bir sözün, yeni bir bakışın ortaya konmasıydı. Bu seferki ise hayal kırıklığı olmaya bir parça daha yakın.

Diğer film incelemelerimize buradan ulaşabilirsiniz.

Sevebileceğin benzer yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir