İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Körkütük – Çok yaşasın varoluşun süreksiz sefilliği!

5 min read

Thomas Winterberg’in yönetmenliğini üstlendiği 2020 yapımı “Druk”, Türkçe adıyla Körkütük, alkol denilen yüce varlığın tüm müritlerine bir jest olarak bu meretin stigmasız ortaya konuluşu yanında bu türde bir eserin birçok ödül almış olmasıyla, içimizi serinletiyor.
Bu girizgahın ardından, bu yazıyı doldurmadan önce, birkaç kadeh bir şey okumanız tavsiye olunur, diyelim ve 4 lise öğretmeninin alkolün olumlu yanlarına ilişkin bilimsel incelemesini konu eyleyen bu hikayeden bu gece neler çıkartabileceğimize bir bakalım.
Filmin açılış sahnesini alkolden beklentilerimiz olarak yorumlayabiliriz. Bir coşku cehenneminde neşeyle kavrulan liseli öğrencileri görüyoruz (burada cehenneme ilişkin olumsuz bir kanıya varılmamakta olup, cehennem herhangi bir yaşantının azgınlığını ifade etmektedir). Yönetmenimiz bu beklentiyi baştan canlandırarak, (savarak), hayır, anlatmak istediğim bu değil demeye getiriyor. Yani, evet, alkol, şenliğin anahtarıdır, ama bundan ibaret de değildir, ve (sadece) bu anlatılmayacaktır.
Bunun ardından günlük hayata geçiş yapıyoruz. Tabii bu günlük hayatta, bahsekonu bilimsel incelemeye girişecek olan 4 öğretmenden üçünü, “müritlerin” bildiği anlamda alkole başlangıç yapan “amatörler”, birini de, “Tommy”, müritliğini bu bilimsel inceleme vasıtasıyla meşruiyet kazanarak sürdüren bir “profesyonel” olarak görebiliriz. Oldukça havalı bir restoranda, havyar ve vokta eşliğinde sürdürülen bir muhabette, 4 lise öğretmeni, müritlerin çoktan bildiği üzere, her zaman alkole meşruiyetini sağlama görevini layıkıyla üstlenmiş olan edebi camiadan bir üstadın iddiasını tartışmaya başlarlar.
Bu kaydadeğer iddia, insanlığın sorunlarına beklenmedik bir çözümü de içinde sunmaktadır: Norveçli yazar ve Profesör Finn Skårderud mahlukat nevinden hepimizin kanımızdaki alkol seviyesi %0.5 eksik olmak üzere doğduğunu belirtmektedir.
Peki, ya öyleyse? Tabii ki öyle.
Ben, şahsen Tanrı’nın, her kimse, bizi göklere sadece uzay araçlarıyla uçabilmek için görevlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersi, insanlık olarak gökleri, bulutları ve en sert rüzgarları, arzu halinde ensemizde hissetmeye muktediriz. Hayatımız, ılıman güvenlik ile henüz üşümemenin arasındaki o ince noktada geçmeli, gözpınarlarının anbean tanıdığı farklı duyguları coşkuyla hissetmeliyiz. Hayat, her dakika ve her saniye, olağanüstü hallerde, haftada bir, bizi sırılsıklam etmeli, biz ise asla uslanmayan başparmaklarımızla bir adım daha yukarı esnemek için hazırlanmalıyız. Göklerin bu kadar yakın olduğunu kim bilebilirdi? Ama bu kadar kısa süreliğine?
Filmde olduğu gibi, alkol sayesinde bir tür şaşkınlıkla gelen yokluğun (birliğin) soğuk nefesini yutarız ve cisimleşmenin tüm emarelerini alaşağı ederek, bizi aşağı çeken ten rengimizden ve zamanın ağırlığından bütünüyle kurtularak, anın dibine çıkarız.
Bu kısa süreli ve -belki de- bir yanılgıdır. Bu ilahi duygudurumu sürdürmek için damlalar yaklaşık iki saatte bir kalbe sökün etmek zorundadır. Druk’taki öğretmenlerin gizemli çözümü de işte budur. Sadece mesai saatleri içerisinde şeffaf sıvının yardımıyla “gerçek kendin” olmak. İşin ilginci de, bu herkesin hoşuna gider. Öğrenciler, eşler, arkadaşlar bu durumdan hoşnuttur.
Tek sorun, insan olmanın derinliklerinden yükselerek, bağırır: “Yetmez!”.
Peki ya öyleyse? Öyle değil.
Deneyin ikinci aşamasında, ahlakiliği sorgulanabilirse de var olan kuralların esaretinden çıkılarak, daha fazlaya doğru yol alınır. Daha fazla, iyi sonuçlar verir, ama bu da, “Yetmez!”.
Merak ve insan ruhunun aşkınlığı, sınırlarda soluklanmaya imkan vermez. Sınırın ötesine doğru atılan adımda, promilin derinlikleri deneyimlenecek ve bu, önünde sonunda bir katarsis iklimini çağıracaktır.
İşte bu noktada, çeşitli toplumsal ve bireysel nedenlerle bilimsel incelemeye son verilir. Maalesef ki son verebilenler, ancak başlayanlar olabilecektir. Ruhu damıtılmaya müsait mürit Tommy ise, yoluna devam edecek ve promilin değil, kendi sonuna varacaktır.
Peki ya, ne öyleyse?
İşte yaşam, tek başına ve kolayca öyle coşkulu bir şey değil maalesef. Çoğumuz buna tavdır. Acının yokluğu, tamamdır. İlginçtir, bazılarımız ise yeşil ayın ardından doruğa bakmaktan vazgeçemiyoruz. Oysa, ancak kazıdıkça açılıyor neşenin nüfuz edebileceği damarlar ve bakmakla doğmuyor güneş. Biz de işte, vazgeçemediğimiz için insanız, kim bilir, ne pahasına? Güneş? Bazen sadece ayı seyretmek de güzeldir, “once in a blue moon”.
Son olarak, sadece konusu itibarıyla değil, çekim teknikleri ve oyunculuk bakımından da sadeliğiyle etkileyiciliği, belki de doğru noktalara temas etmek suretiyle, birleştiren bu filmi, belki de yönetmenimizin en sevdiğim yönetmen olan Lars Von Trier’le olan yaklaşım yakınlığından dolayı pek sevdim. Özellikle çoğu ibretlik filmde gördüğümüz alkole yönelik pek helakperver son sahnelerden sonra Mads Mikkelsen’in en sonunda gençliğinde öğrendiği Jazz dans figürlerini salıvererek belki gençliğine döndüğü o son sahnede aldığım tadı, muhteviyatı damarlarımda birleşen bir kokteyle benzettim. Ne olduğunu söyleyemem, ama tatlıydı.

Son değince her şeyin bitmediğini tatbik etmek amacıyla bir paragraf daha ekleyeceğim. Druk’taki Mads Mikkelsen ve sonunu kendisi (ve fakat hayat değil) belirleyen Tommy örneğinde gördüğümüz gibi, son kimi zaman çok yakın olsa da, hayat (buraya varoluş süremizi giriniz) yıllardır bize hakettiğimizden çok şans tanımaya muktedir olduğunu fazlasıyla kanıtlamıştır. Hayat kalp atışı gibi kırılgan bir çizgide sadece kendini sürdürmeyi vaadeden olağanüstü karmaşıklıkta bir tecrübeden fazlası değildir, onu fazla ciddiye almamak için, kimi zaman organik teşvikler gerekebilir. Bugüne değin kimse insanın biyolojik bir organizma olarak mutlu olmak için evrimleştiğini söylememiştir. Hayır, insanın mutluluğu ve neşeyi de icat etmesi gerekmiştir. Billur zaman sonra kimileri bunları da belli bir oranda sınırlamak gerektiğini, fazlasının zarar olduğunu, acı ve mücadelenin hayatın özü olduğunu iddia etmiştir, YALAN! Yine de her sabah ayaklarımızın tozu bu manifestonun çığırtkanlığını yapıyor. Müsterih olun, isyancılar altedilecek ancak, ve lakin, kimi zaman gözbebeklerimiz fazla küçüldüğünde tekrar odaklanabilmek için birkaç yudum o şeytanlaştırılmış “ölüm nefesinden” birkaç yudum tadarak onların anısını yaşatabiliriz. Çok yaşasın varoluşun süreksiz sefilliği!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir