İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Cul-de-Sac ( 1966 ) Film Eleştirisi

4 min read

Cul-de-sac, Roman Polanski’nin üçüncü uzun metraj filmi. Kariyerinin oldukça başlarında çektiği bu film Polanski’ye zamanında 16. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandırmış. Polanski’nin herhangi bir filmini yaşadığı skandallar yüzünden objektif olarak incelemek oldukça zor. Fakat dürüst olmak gerekirse filmi bunlardan bağımsız olarak ele aldığımızda bile film birçok konuda sınıfta kalıyor.

Cul-de-sac Blu Ray Review - Film Junk
George ( Donald Pleasance ) ve Teresa ( Françoise Dorléac )

Filmdeki olaylar dört karakterin etrafında gelişiyor. Orta yaşlı nevrotik George ( Donald Pleasance ) ve güzel karısı Teresa ( Françoise Dorléac ) bir tepedeki kalelerinde sakin bir hayat yaşamaktadırlar. Ta ki arabaları bozulan iki haydut kalelerine sığınana kadar. Haydutlardan ilki olan Dickie ( Lionel Stander ) huysuz ve sert bir adamdır. Partneri Albie ( Jack MacGowran ) vurulmuştur ve tedavi görmezse ölecektir. Dickie, çiftin telefonunu yardım istemek için kullandıktan sonra telefon hattını keser. Artık dış dünyayla hiçbir şekilde iletişimi kalmayan Teresa ve George’un Dickie’nin emirlerine uymaktan başka bir şansı kalmamıştır. Kendi evlerinde esir alınan çiftin aralarındaki sorunlar da bu zorlu durumda yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar.

Filmin türü her ne kadar psikolojik gerilim ve komedi olarak belirtilse de, filme komedi demek biraz zorlama olabilir. Filmin açılış sahneleri Teresa ve George’un “neşeli” hayatından kesitler içeriyor. Yatak odalarındaki atışmaları, mutfaktaki konuşmaları gibi sahneler seyirciye gerçekten bir komedi filmi izleyeceği hissiyatını verebilir. Dickie evlerine ilk defa daldığı zaman tepkileri o kadar absürt ki, bu bile seyirciyi güldürebilir. Ama yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz ki filmin ana hedefi bizi güldürmek değil. Film kendi karakterlerinin psikolojik tahlillerini yapmak istiyor. Bunu yaparken de olay örgüsünü seyirciyi gerecek biçimde kuruyor. Zaten kamera açıları, çekim teknikleri vs. hep bir gerilim havası oluşturacak biçimde kullanılmış.

Cul-de-sac - Tozlu Raflar - FilmLoverss

İşlenen ilişkinin karmaşıklığı ve oyuncuların performansı filmin en güçlü yönleri olabilir. Çift başta oldukça mutlu gözükse de yavaş yavaş bunun bir yanılsama olduğunu anlıyoruz. George ezik, karısının isteklerine karşı çıkmayan bir adam. Böyle bir adamın yanına sert haydut Dickie’yi koyduğunuz zaman ise durum daha da göze batar hale geliyor. Hatta Polanski buradaki çatışmayı sezdirmekle yetinmemiş. Seyircinin durumu anladığından emin olmak için ana karakterlerine aralarındaki ilişkiyi açık açık söylettiriyor. Teresa kocasının halinden memnun olmadığını defalarca belirtiyor. Dickie de George ile dalga geçerken adeta onun başkaldırmasını istiyor. George ise başkaldırmak istediğini ama bunu neden yapamayacağını açıklayıp duruyor. Bu noktada Donald Pleasence’in George performansından bahsetmemek mümkün değil. Teresa’yla eğlendikleri anlardaki performansı olsun, filmin sonundaki kırılma noktasında olsun, performansıyla sınırları zorlanan bir adamı başarılı bir şekilde sergiliyor. 

Daha Fazlasını Arzulattıran Bir Film

Filmin asıl sorunu, gitmek istediği yönü asla tam olarak belirleyememesi. Aynı anda hem bir psikolojik gerilim hem de bir kara komedi olmayı vaad ediyor. Bu yüzden de iki tarafın potansiyelini de tam olarak kullanamıyor. Komedik anlar zorlama geliyor, ( Her sitcomda görülebilecek “uygunsuz zamanda gelen misafir” klişesi mesela. ) gerilim sahneleri günümüz standartlarına göre zayıf kalıyor. Kötü bir film olduğunu söylemek zor olur ama potansiyeline ulaşamamış bir film olduğu kesin.

Nostaljik değeri bir yana, Cul-de-Sac Polanski’nin geniş filmografisinin içinde adeta kayboluyor. Kötü bir film mi? Kesinlikle değil. Fakat seyirciyi tatmin edebiliyor mu? İşte bu tartışılır. Başka bir yönetmenin elinden çıkmış olsa “fena değil” denilebilecek bu filmin, Polanski yapımı olduğu için insanları hayal kırıklığına uğratma ihtimali yüksek. Filmin bir Polanski filmi olmasının kendisine faydalı yanları da var tabii. Adını duyuramamış bir yönetmen çekseydi büyük ihtimalle tarihin tozlu raflarına kaldırılacak bu film, Polanski sayesinde kendine hala izleyici bulabiliyor. Üstünden 54 yıl geçmiş olmasına rağmen hala hakkında eleştiriler, analizler yazılıyor.

Şayet amaç bir Polanski filmi izlemekse yönetmenin bir çok konudan daha başarılı filmlerinden başlamak daha mantıklı olabilir. Yönetmenin Venus in Fur ve Death and the Maiden filmlerinin eleştirilerine sitemizden ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber bültenine abone ol