İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Michelangelo Antonioni ve İletişimsizlik Üçlemesi

6 min read

Antonioni dünyada ve ülkemizde en çok 1966 yılında vizyona giren ve İngilizce ilk filmi olan Blow-Up ile bilinse de, sinemada boy gösterişi daha öncedir. Bu iki yazıda inceleyeceğimiz, erken dönem işlerinden oluşan şaheser niteliğindeki üç filmi ise İletişimsizlik Üçlemesi adıyla bilinir.

1912’de Ferrara’da doğan sanatçının asıl eğitimi iktisat alanındadır. Fakat sinemayla bağını Il Corriere Padano ve Cinema gibi dergilerde film yazıları yazarak sürdürür. 28 yaşına geldiğinde Roma’ya taşınır ve Batı Avrupa’nın ilk sinema okulu olan Deneysel Sinematografi Merkezi‘ne kaydolur. Fakat oradaki eğitimini birkaç ay sonra, İkinci Dünya Savaşı için cepheye çağrıldığından yarım bırakmak zorunda kalacaktır.

https://www.fondazionecsc.it/pubblicazione/cinema-quindicinale-di-divulgazione-cinematografica-1936-1956/
1936’da yayına başlayıp 1956’da kapanan Cinema dergisinin tüm sayılarını burada bulabilirsiniz.


40’lı yıllarda, savaş süresince ve sonrasında Antonioni, İtalyan Yeni Gerçekçiliği‘nin doğuşuna şahitlik ve eşlik eder. Roberto Rossellini ve Marcel Carné ile çalışır, dönemin gerçekçi ruhuna uygun, sosyal konuları işleyen kısa metrajlar ve belgesel nitelikli filmler çeker. 1950’lerden itibarense İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden yavaş yavaş uzaklaşacak, Federico Fellini gibi o da kendine özgü bir sinema dili kuracaktır. Yeni Gerçekçilik’ten kopması İtalya’da tepkiyle karşılanır. Antonioni ise artık zamanın değiştiğini söyler: Bisiklet Hırsızları gibi bir filmdeki karakterin kişiliği, iç çatışmaları önemli değildir. Önemli olan onun toplumla olan ilişkisidir, çünkü büyük toplumsal travmaların yaşandığı bir dönemde çekilmiştir. Ama artık hayat biraz daha “normal”e dönmüştür ve bireyin toplumla ilişkisi ise tüketilmiş bir inceleme konusudur. Yeni dönem için eskisi kadar bir şey ifade etmemektedir, bağlamını yitirmiştir. Artık bireyin kendi içinde yaşadıklarına ve küçük ölçekte çevresindeki diğer insanlarla ilişkilerine mercek tutmak anlam kazanmaktadır.

Solda Vittorio de Sica – Ladri di Biciclette (1948). Sağda Michelangelo Antonioni – La Cronaca di un Amore (1950). İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden yeni bir sinemaya doğru.


1950 ile 1957 arasında Antonioni bu yeni arayışlarının sonucu olarak, La Cronaca di un Amore ile başlayarak beş uzun metraj film çeker. Hiçbiri kötü karşılanmayan bu filmler maalesef ona büyük bir şöhret kazandırmaz. Bunun üzerine bir süreliğine sinemadan uzaklaşır ve tiyatroya atılır. Senaryoları beraber yazdıkları Elio Bartolini’yle birlikte bu sefer bir oyun kaleme alırlar: Sgandali Segreti. Kısa süre içerisinde tiyatro ekibi içerisindeki anlaşmazlıklar yüzünden son bulan bu tiyatro macerası, 1957’de çektiği Il Grido‘daki dublörlerden Monica Vitti‘yle daha sonra da devam edecek işbirliğinin başlangıcını oluşturur. Antonioni 1960’da L’avventura ile beyaz perdeye geri dönecek ve yeni partneri Monica Vitti’nin ana karakterlerden biri olduğu toplam dört film çekecektir. İkili 60’ların başında Avrupa sinemasına yepyeni bir soluk getirecek, İtalya ve Fransa’da hemen sonrasında çıkacak yeni sinemanın öncülüğünü yapacaklardır.

İletişimsizlik Üçlemesi
Monica Vitti ve Michelangelo Antonioni

İletişimsizlik Üçlemesi

Antonioni’nin dünya sinemasında tanınırlığı, 60’ların başında çektiği üç filmle olur. 1960’ta L’Avventura‘yı çeker. Zorlu bir yapım sürecinin sonunda biten bu film, onun ses getiren ilk yapımıdır. 1960’daki Cannes Film Festival‘inden Jüri Özel Ödülü’yle döner. Ama Antonioni’nin anlatacakları henüz bitmemiştir. 1961’de La Notte‘yle Berlin Uluslararası Film Festivali‘nde Altın Ayı kazanır. 1962’de çektiği L’Eclisse ise Cannes‘da yine Jüri Özel Ödülü’nü layık görülür. “İletişimsizlik Üçlemesi” ya da “Modernite Üçlemesi” olarak da bilinen bu seri filmlerin merkezinde sorunlu bir kadın erkek ilişkisi vardır. Bir şekilde bir araya gelmiş ama bir aradalıklarının sebebini yitirmiş, birbirlerinden farklı beklentileri olan ama karşı tarafın beklentilerini asla karşılayamayan bu insanlar, film boyunca sürekli kendilerini ve ne istediklerini sorgularlar. Fakat büyük ıstıraplar çekmezler, büyük acıları yoktur. Acılarını ufak ufak, hatta soğuk denebilecek bir şekilde yaşarlar. Genel ve sürekli mutsuzluklarını çeşitli maskeler ardında gizlerler. Trajik olaylar karşısındaysa duyarsızlıklarını korurlar, kendi ufak acılarından başkasını pek umursamazlar. Bol bol sıkılırlar; kendi başlarına kalamazlar, kendileriyle baş edemezler, ama başkalarında da hiçbir zaman istediklerini bulamazlar. Bir şeyler yapmak, içlerindeki sıkıntıyı yok etmek isterler; ya büyük bir kavga, büyük bir aydınlanma yaşamak, ya da içlerini rahatlatacak bir yalana körü körüne inanmak isterler. Ama sonunda hep akışına bırakırlar hayatı, alınan radikal bir kararın ya da söylenecek geri dönüşü olmayan bir sözün sorumluluğunu almaya cesaret edemezler. Ve İletişimsizlik Üçlemesi ‘nin üç film de çözümsüzlük içinde biter.


İletişimsizlik Üçlemesi ‘nin temel konusu, L’Avventura için ödül almaya gittiği Cannes’da yaptığı çarpıcı konuşmada ve daha sonraki röportajları ve yazılarında sayısız defa belirttiği üzere, ahlaki ikilemlerdir denebilir. Özellikle üçlemenin ilk filminde çok sert hissettiğimiz bu ikilem, Antonioni’nin bir sanatçı ve düşünür olarak soru sorma biçimidir. “Bugün dünyamızı tehdit eden çok ciddi bir kırılma yaşıyoruz: tamamiyle ve bilinçli bir şekilde geleceğe yönelmiş bir bilim ile katı ve stereotipleşmiş bir ahlak arasındaki kırılma. Ahlakımızın böyle olduğunu bildiğimiz halde onu korkaklığımızdan ya da safi tembelliğimizden değiştirmiyoruz. … . İnsanın Ay’a gitmenin arifesinde olduğu bu günlerde, Homeros zamanından kalma ahlaki kuvvetlerin ve mitlerin hükmünde olmaması gerekiyor, ne var ki hala o ahlakın hakimiyetinde tepki veriyor, seviyor, nefret ediyor, acı çekiyor.” Kafasını kurcalayan en önemli meselelerden biridir bu; modern insan artık bir bilim insanıdır, bilimle hayatını kurar, ve tüm ilişkilerini de bu yeni bilim belirler. Eski insandan çok farklıdır, evrimin farklı bir halkasındadır. Ama kullandığı etik hala o eski insanın etiğidir. Modası geçmiş ahlaki kalıplardan kopamaz. Dünyaya ve doğaya bakışını, kullandığı araçları, içinde yaşadığı evleri hatta kentleri bu bilimsellikle ören yeni bilim insanı, önceki yüzyılın moralinden kendini sıyırmayı ve kendine yeni bir ahlak yaratmayı başaramaz. Bocalaması da bu yüzdendir. Çağdaş işler yapar, son moda kıyafetler giyer, son moda araçlara biner, modern evlerde, modern kentlerde oturur. Ama etik anlamda, yani diğer insanlarla kurduğu ilişkiler ve kendi kişiliğini anlama bakımından çok ama çok yetersizdir. Onun eski ahlakı, yeni sorunlarına hiçbir çözüm üretmez. Bu yüzden Antonioni karakterlerini, özellikle La Notte ve L’Eclisse‘de modern mekanların arasında bunalan ve bocalayan kişiler olarak çizer.

Diğer yönetmenlerin üçlemeleri hakkındaki yazılarımıza buradan, İtalyan Sineması hakkındaki tüm yazılarımızaysa buradan ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YOUTUBE KANALIMIZ

Bültenimize abone ol