İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

Antichrist- İnsanca, Pek İnsanca

11 min read

2009 yapımı Antichrist, bir kola kutusu. “Klik” sesi ardından açtığınızda benliğinize nüfuz eden asidik müzik yolunu şaşırarak genzinize nüfus ediyor ve canlandırıcı bir öksürük onu takip ediyor. Charlotte Gainsbourg ve William Dafoe’nun canlandırdığı çiftin vecdî seks sahnesi yanında ölüme koşan çocukları hikayeye can veriyor. Bu sırada çocukları Nic’in camdan atlayıp  düşmesi ardından habersiz Charlotte’un (filmde çiftin isimleri söylenmediği için oyuncuların isimlerini kullanacağım) gözlerine baktığımda, çoktan gerçekleşmiş olan bir felaketin varlığından habersiz olarak anlık mutlu olmanın, ne kadar korkunç bir mutluluk olduğunu düşündüm. Affedilmez bir aptallık, o mutluluk nasıl da yadırganacak. Filmin ilerleyen sahnelerinde Charlotte’un Nic’in tehlikeli bir durumda olduğunu gördüğü ve müdahale etmediğini de öğreniyoruz. Bu ve başka nedenlerle filmdeki ana duygunun kararsız bir pişmanlık olduğunu düşünüyorum. Kararsız olmasının nedeni ise, Charlotte’un birbirini reddeden iki yanı olduğunu düşünmem, ki her iki yan da özerk bir varlığı bulunmaksızın bir reddedişten ibaret, biri hayatını (ve oğlunu) reddedişi, biri de bu reddedişi reddedişi, ve bundan doğan kararsız duygular; acı, yas ve çaresizlik ve hepsini yutan bir anksiyete.  

İlk izlenimlerimden bir diğeri olarak filmin mevcut dünyamızın isimsiz kurallarını reddetme çabasında olması ama bunu tam olarak başaramıyor. Bu durumun filmi depresif bir dönemde yazan Lars Von Trier’in içindeki çelişkinin tam çözülememesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Çelişki şu: içimizde kötülük var, ve bu kötülük birtakım insanın sadece kendisine zarar vermesini önleyecek yumuşak ahlak kurallarının ihlalinden kaynaklanmıyor, içki içmek, sevişmemek veya tembellik yapmak gibi (bedenin meyveleri), hayır, bu kötülük yine insanın kendisini bir şekilde iyi hissetmesine hizmet eden fakat çevremizdeki insanlara da zarar veren (belki umulmadık düzeyde) kötülükler. Katletmek, yaralamak, sözlerle acı vermek gibi kötülükler de içimizde. Bunu hepimiz biliyoruz ama kanıtlayamayız belki de, buna bir örnek ilkokul çocuklarının sebepsiz acımasızlığı olabilir ki haddinden fazla acıyı bünyeye zerk edebilir. Bilenler bilir. Filmdeki gibi, bu kötülüklerin hepsi zarar verilen objeyi yok etme isteğinin bir görünümüdür, ama gerçekleştiremeyeceği bu ideal güdüye yönelik pasif agresif çıktılarla kendisini bir nebze dışa vurur. Bazen bu öfke, yok etme güdüsü o çocuğa yönelik kişisel bir nefretten de kaynaklanmayabilir. Örneğin, birtakım bu şeylere sahip olanı yok etme (sen sahip değilken), birtakım şeyleri hatırlatanı yok etme güdüsü de buna sebebiyet verebilir. Peki ya filmdeki, benim yorumuma göre, sıkıştığı hayatın onulmaz kilidi olan çocuğu yok etme (bir annenin kabul edemeyeceği bu dillendirme nedeniyle yok edilmesine göz yumma da diyebiliriz) bundan çok farklı mı? Her iki durumda da, bir başkasının güvencesine (ki bu sadece annenin güvencesi değildir) muhtaç olan çocuk imgesine atfedilen kutsallık bu davranışı aşırı ölçüde yadırgamamıza neden olmalı. Ama filmde çocuğun karşısında bir çocuk değil bizzat annesi var, ki o bir yetişkin ve yetişkin olmak nedense acı çekmeye katlanma sorumluluğunu üstlenmektir. Buna bir dizide karşıma çıkan bir düşünceyle örnek vermek gerekirse, Euphoria dizisinde Jules’un kapatıldığı akıl hastanesinde tüm hastanenin yüzeysel olarak çocukları mutlu etmeye yönelik tasarlandığını görüyoruz. Ancak yetişkin bir akıl hastanesinde (bu konuda pek çok filmde gördüğümüz gibi) mutlu olmak hastanın sorumluluğudur ve akıl hastanesi sadece kendisine yüklenen iyileştirme görevini yerine getirmek için bir ortam sağlar, keza iyileşecek olan da bunun için çaba sarfetmesi gereken hastadır. Yetişkin, hem acı çekmekten, hem de başkalarını ve kendisini kötü etkileyecek derecede acı çekmemekten sorumludur. İşin komik yanı, bu acıların birçoğunun da çocukluktan neşet etmesidir, ama o artık yetişkindir. Burada filmde de Lars Von Trier’in neden bu üç acı türünün kapısını aralayacak olan ana imge olarak çocuğun ölümünü seçtiğini sorgulamaya çalışıyorum. Burada Lars Von Trier’in gerçek benliğini saklayarak (ki muhtemelen bir çocuğun ölümüne dayanmayan bir depresyondan muzdariptir, çoğu depresyon vakasında olduğu gibi) yerleşik ahlaka boyun eğdiğini düşünüyorum. Belki de filmin çarpıcı noktalarını ortaya koymak adına, insanın gerçek doğasını inkar eden biz ahlakçıların ağzına bir bal çalmaktadır, hikayeyi, daha en baştan kabul edilebilir kılmaktadır ki, kabul edilemez olaylar, “en azından”laştırılabilsin. Esasen, bu filmdeki acının bu kadar acıya yol verirliği toplumsal olarak kabul edilmiş bir olaya dayanmamış olması halinde, bu daha ufuk açıcı ve put kırıcı bir film olabilirdi. Örneğin, Charlotte geçmişindeki üzerinden yıllar geçmiş nispeten “küçük” söz kırıklarının acısını çekseydi, kendine güvenini hiç kazanamamış olsaydı, ve dıştan gelen bu darbeler nedeniyle kendiliğinin yasını tutsaydı… Bu şekilde toplumca kabul edilecek bir darp, istismar, travma bulunmadan acı çeken birinin içindeki kötülüğü göz önüne serseydi (ABD’deki okullarda yaşanan silahlı olayların failleri gibi) bu durum izleyenlere fazla gelebilirdi. Ancak Lars Von Trier kutsal çocuğu hedef alarak her şeyi bir nebze normalleştirmiştir. Bir diğer tespitim ise, çocuğun kutsallığı karşısına şeytanı çıkarmasıdır. Dolayısıyla son derece insanı bu olayı göklere yansıtmasıdır. Bu çocuğun zarar görmesine göz yumacak biri ancak şeytani bir etkinin altında olabilir, bir cadı. Katiyen bunu kendi isteğiyle yapamaz. İnsan buna kabil değildir. Aksine, benim düşüncem insan tam da budur. Lars Von Trier’in bu gerçeği kendi içinde kabullenmekten kaçındığını hissediyorum. Belki de biraz Nietzsche okumalı. Keza, kendisi ilerleyen yıllarda, insanın içindeki bu haşin kötülüklerden uzaklaşarak, Nymphomaniac’ta olduğu gibi, self-harm’a dayalı, pespaye kötülüklere çekilmesini de böyle değerlendiriyorum. Kendisi, ancak bunların anlaşılabilir kılınacağını düşünmüş olabilir. 

Şimdi hikaye üzerinden devam edersek veya başlarsak, kutsal çocuğun ölümü ardından, Charlotte, derin bir acının içinde kaybolur. Filmin ilk bölümünün adı olan bu ilk acı, kağıt kesiği gibi yakın, ani ve korkutucudur. Kan akıtan kağıt sürekli göz önündedir ve kabul edilip kenara çekilmesine kadar da böyle olacaktır. Tahayyül yetisini zorlayan böyle bir acı sonsuza kadar süremez ve sırayla yas ve çaresizliğe yol verecektir. Bu ilk dönemde Charlotte, eşinin tanıdığı bir psikiyatrist tarafından tedavi edilmektedir.  Ancak eşi, bu tedaviyi üstlenmek ister. Kendisine göre, Charlotte’un ilaçlarla tedavi edilmesi bir hatadır. İlaçlar, acının ve yasın doğal bir olay olduğunun gözardı edilişini imlemektedir. Doğal bir fenomen, doğal olarak iyileşmelidir. Ölenin kendi çocuğu olmasından bağımsız bir görünüm çizen bu kişi, durumdan hiç etkilenmemiş gibidir. İyileştiren imajını benimsemesi de buna bir emaredir, zira iyileştiren ipso facto iyi olmalıdır. Dolayısıyla film boyunca, çocuğunun ölümünden hiç acı çekmez görüntüsü çizen bu kişiyi kendi benliğiyle incelememize ve anlamamıza izin verilmez, o sadece Charlotte’un karşıtı olarak bir çelişkiyi yaratmak adına filme konumlandırılmış gibi görünmektedir.  Filmdeki iyileştiren imajının ardındaki “acı çekmeyen mağdurun” içkin kötülüğü incelenmez, o, bir nevi, yerleşik ahlakın ve sağduyunun savunucusu olma görevi içinde dondurulmuştur, belki de savunduğu bu değerlerin insanilikten ıraklığı gözümüze sokulmak istenmektedir. Sonunda Charlotte, yola gelir, ilaçları bırakır ve kendisini de eşinin tedavisine bırakır. Bir noktada, Charlotte’un acısı, saf bir üzüntüden çok bir anksiyete olarak kendini göstermeye başlar. Böyle bir sahnede, Charlotte’a neden bu kadar korktuğu sorulur, o ise neden korktuğunu bilemez.  Korkularının üzerine yoğunlaşarak Eden Ormanı’nı dile getirir. Bana kalırsa, Charlotte, bizzat yaşadığı gerçekliklerden korkmaktadır. Zira olmuş olan bir olaydan korkmak pek mümkündür. Bu, insanın zamansal varoluşu incelendiğinde açığa çıkacaktır. İnsan, pek ala bu veya şu anda yaşamaz. Geçmiş ve geleceğin her an tesiri altında olup, bu ikisi arasında sıkışmıştır. Anı yaşayamayan, yaşamak istemeyen insan bizzat bu ikisinin arasındaki var olmayan boşlukta ayakta durmaya çalışmaktadır, ve bu nedenle sürekli doğrusal olmayan zaman içinde çöreklenir. Geçmişteki bir anı, bugünkü benliğin içine getirerek, geçmiş geleceğe korkuyla bakabilir. Bildiğiniz üzere, zaten, kötü bir olayın üstesinden gelmeye çalışma sırasında, her zaman olayın yaşanmadığı o tatlı ana doğru bir çekim yaşanır. O ana dönülebilse… her şey farklı olacaktır. Burada korku doğar. Ama pek yakında bunun imkansız olduğuyla an içinde yüzleşilir, burada korku yaşar ve bakış şu geleceğe taşınmadıkça hiç ölmeyebilir. Amigdala bu fenomenin duygusal gerçekliğini sağlamaktan hiç yorulmaz ve adrenalin sevmekten hiç usanmaz. Burada söylemeliyim ki, bu olay öncesi tatlı ana çekim, pişmanlık içindeki insanın düşünsel yapısına içkin bir zamansal sistematiktir, dolayısıyla Charlotte’un pişmanlık duyduğu (duymak istediği), kanısına varıyorum. Bir diğer anksiyete sebebi ise, Charlotte’un kutsal çocuğun ölümünde kendini açığa vuran kendisinden korkmasıdır. Zira kendisini trajik bir biçimde açığa vurmuş bulunmaktadır. Bu, içindeki bencillik ve isyandır. Belki de Charlotte’un kadın cinayetleri ya da kırımı üzerine bir tez yazıyor olması bir diğer duygu/duruma işaret edebilir, bu da içindeki kendine zarar verme güdüsüdür. Hatırlayalım, zarar verme, kendine ve çevreye olmak üzere pek çabuk dönüşebilen akışkan bir savunma güdüsüdür denebilir.  Yok etme, var olan bir beni varsayar ve yok etme çemberindeki ikiliğin kalan teki olarak kutsar. Zarar verme içgüdüsü, bizzat çemberi bir geometriye sahip olan kaosu yaratmaktadır. Kendisini dışavurduğunda kaos hakimiyet kurar (“Chaos Reigns”). 

Eşine göre Charlotte’un acısı doğal bir sürecin parçasıdır ve elbet iyileşecektir, bunun için korkularının üstesinden gelmesi gerekmektedir. Bu bir yandan doğrudur. Zira Charlotte’un iyileşmesi gereken çocuğunun ölümü değildir. Bu sadece Charlotte’un varolan ikiliğinin, ki tek hükümdarlı dünyamızda her zaman bir sıkışmışlık yaratır, bir semptomudur. Charlotte’un içinde bulunan ve daima reddedilen “isyan” , ki bunun nedeni belki tek ve bir ve ben-cil ve özgür olmasına artık kilit vurulmasıdır, sürekli reddedilerek yüksek bir basınç içine hapsetmedilmektedir. Dolayısıyla Charlotte’un düzenli dünyasına süratle tecavüz etmek durumunda kalır. Bu belki Trier, belki de Charlotte’un kendisi tarafından “şeytana” atfedilen ama aslında son derece doğaaltı bir içgüdüdür. Esasen, filmdeki doğaüstü imgeler, ki bir yandan pek güzel sahnelere vücut verir, bir yandan da filmde benimseyeceğimiz gerçeklik algısını bir kata konumlandırmamıza izin vermeyerek tekinsizlik duygusu yaratır, doğaüstülüğün zorunlu olması dolayısıyla, Charlotte’un başka bir seçim yapmasına izin vermez, dolayısıyla filmi olacağına vardırmak için mevcut olabilirler. Nasıl, şeytana atfettiğimiz “kötücül” güdülerimiz zorunlu olarak açığa çıkar ve bastırılamazsa. Bu yüzden bir katil ezeli ve ebedidir ve belki de bu yüzden doğaüstüdür. Zira olağan dünyamızda her şey geçicidir. Özetle, gerçekten de Charlotte’un iyileşmesi için, korkularının, tek korkusunun, kendisinin üstesinden gelmesi gerekir, korkusu olarak dile getirdiği Eden ise bunun daimi bir hatırlatıcısıdır (oğlu ile olan yadırganabilir anıları düşünüldüğünde). Dolayısıyla şeytanın tarlası olan doğanın, filmde yeşillik olarak gösterildiğini ama aslında daha teorik bir doğayı kastettiğini düşünüyorum, dünyayı kuran ve dünyanın -için ve -onunla varolduğu insanın doğasını ve bunların yeknesaklığı içinden çözülen bir örnek olarak Charlotte’un doğasını. “The three beggars” da böyle anlaşılabilir. “when the three beggars arrive someone must die.” ifadesi sadece içten gelen kötülüğün, zarar verme güdüsünün süregelen zorunluluğunu imlemektedir. İyilik, zorunlu olmadığı için bu dünyaya aittir, kötülük ise zorunlu olduğu için.  Ki sonunda, derinine inilmeyen bu zarar verme güdüsü kendini sadistçe açığa vurur. Burada bir paragraf açarak, bu zarar verme güdüsünün bir yanının, Charlotte’un içindeki isyandan,  bir yanının ise bu isyan eden tarafın ettiklerinden (çocuğun ölümüne göz yummak)  doğduğunu düşündüğümü söylemek isterim. Yani Charlotte’un içindeki her iki yanda zarar vermek istemektedir, biri milat öncesindeki dünyasına, biri ise bu dünyaya zarar veren ve acı ve pişmanlık doğuran ilk yana. Sonunda zamansal olarak geç olan ikinci zarar vermek isteyen yan, baskın çıkarak acıyı doğurduğunu düşündüğü objeyi yok ederek rahata kavuşur. Çocuğun ölümü sırasında göz çevirmeyi mümkün kılan cinsel arzuyu kökünden yok eder ve rahat bir uyku çeker. Esasen burada bir yandan, milat öncesi içinde sıkıştığı dünyayı yok etmek isteyen zarar verici yanın da işlemde olduğunu düşünebiliriz, mutilasyon vasıtasıyla dünyasına kilit vuran bir çocuğu isteyerek yaratmasını imkansız kılar. Bir nevi, kendisini kendisinden korumak için yüzeysel bir adım atar, derindeki sorunlar çözülmez, bu durum ise insanın asıl zafiyetidir. Bir kilit olan insan  bedeni, ruhun çözülmesine imkan vermez. İnsan bedeni içinde tözüne ulaşamaz, bu nedenle asla bir olamaz. Su ile hava arasında boğulmaya yazgılıdır, toprak onun ebediyet mekanı olarak ancak bedenin ölümü ardından tene değer.  İnsanın asıl doğası ve yazgısı bu sıkışmışlıktır. Rastgele atıldığı dünyaya asla ayak basamaz. 

Öte yandan, sağduyuya yeterince tutunabilenler, bir süre daha yürüyebilirler ama onlar da diğerleri gibi altında yatan ruhlardan habersiz olduğu müddetçe ve ancak yüzeyde seyahat edebilir. 

Son söz: Bu film insanca, pek insanca.

Yazar Hakkında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.