İzlemeye Değer

Sinefilleri bir araya getiren sineblog!

5 Filmi İle Quentin Tarantino Sineması

9 min read

Seksenlerin sonunda My Best Friend’s Birthday ile başlayan yönetmenlik serüveni boyunca bize 12 uzun metrajlı şaheser hediye eden Quentin Tarantino, geçtiğimiz yıl Once Upon A Time In Hollywood filmiyle sinemaya veda etti. Şimdiyse geriye dönüp onu ve sinemasını anlamaya çalışmanın tam zamanı. İlk filmlerinden itibaren kullandığı şiddet öğeleri ve vahşet dolu sahneleri yüzünden bir hayli eleştirilen Tarantino sineması, iki defa kendisine Oscar kazandıran senaryolarıyla, kurduğu güçlü kadrolarıyla ve kendine has yönetmenliğiyle, her şeye rağmen çok seviliyor. Tarantino Analizi

Sinemanın klasikleşmiş Western, film noir gibi janrlarını ya da manga tarzı bir üslubu kolayca benimseyip ondan yepyeni bir şey yaratabiliyor. Komedi ile aksiyon ve vahşeti birleştirdiği filmleri bayağılıktan, yüzeysellikten çok uzak: Senaryoları toplumsal ve tarihsel analizlerle, karakterleriyse psikolojik derinlikleri ve klişeleri kıran kişilikleriyle sinema tarihindeki yerlerini aldılar bile. Muhteşem diyaloglarını ve bir o kadar muhteşem monologlarını dinlerken kendimizi sohbete kaptırdığımız, sonra birden başlayan aksiyonla neye uğradığımızı şaşırdığımız, huzurla tedirginlik, gülmeyle dehşet arasında gidip gelen birbirinden güzel Quentin Tarantino filminden beş tanesini sizin için seçtik.


1-PULP FICTION(1994)


Tarantino sinemasına dünya çapında ün getiren ve sinema klasikleri arasında yerini alan 1994 tarihli bu film, birbiriyle ilişkili birkaç hikayeyi alışageldiğimiz çizgisel zaman anlatısından tamamen farklı bir şekilde anlatıyor.

Soyguncu bir çiftin bir diner‘daki diyaloguyla başlayan film, sonrasında patronlarının işini görmekte olan iki mafya yamağının hikayesiyle, ardından içlerinden birinin patronunun eşiyle geçirdiği bir akşamla, oradan da şikeli bir boks maçı ve boksörün hayatıyla devam ediyor. Birbirinin içine geçen, birbiriyle bitişen hikayeler, suç ve eğlence dünyasının gündelik hayatla kesiştiği yerden anlatılıyor. Çoğu sahnesi ışığın bol olduğu güneşli bir Kaliforniya gününde geçse de bu filme, film noir janrının yeni bir yorumu gözüyle de bakabiliriz. Karanlık sokak araları yerine güneşli geniş caddeler hikayenin arka planı olsa da, şiddet ve vahşet sahneleriyle, kaçışlarıyla, güzel ve ölümcül femme fatale karakteriyle, Quentin Tarantino sonraki yıllarda ortaya koyacağı yeni sinemanın müjdesini veriyor. Uma Thurman’nın ayaklarıyla başlayan fetişist yolculuğumuzsa Death Proof, Kill Bill serisi ve Once Upon A Time In Hollywood boyunca devam ediyor.

(Tarantino Analizi)


2-INGLOURIOUS BASTERDS(2009)


Tarantino’nun tarzının epey değiştiği bu 2009 yapımı filmde, kendi içinde bir janra dönüşmüş olan İkinci Dünya Savaşı filmleri bambaşka bir biçimde yeniden ele alınıyor. Hikayemizde ABD ile Büyük Britanya önderliğinde bir araya getirilen kurgusal bir özel harekat timi, Adolf Hitler’e suikast düzenlemek için Nazi işgali altındaki Fransa’ya gider. Bu timin hikayesine paralel olaraksa, ailesi katledildikten sonra Paris’e kaçan ve Yahudi kimliğini gizleyen Fransız bir kadının, şehri ele geçirmiş Nazi subaylarıyla olan gerilimli ilişkisini izleriz. Bu iki hikaye filmin sonundaki sürpriz finalde kesişir. Bu filmiyle, daha sonraları da kullanacağı alternatif tarih anlatılarını sinemasına katan Quentin Tarantino, herkesin ara sıra merak ettiği “Ya öyle olmasaydı da böyle olsaydı?” tipi bir alternatif tarih senaryosuyla hepimizin yüreğine su serpiyor.


Filmde Brad Pitt, Michael Fassbender, Diana Kruger, Daniel Brühl gibi yetenekli oyuncular muhteşem bir performans sergiliyor olsalar da ayakta alkışı hak eden oyuncu, Nazi subayı Hans Landa karakteriyle Christopher Waltz oluyor. Film boyunca dört dilde akıcı konuşmasıyla kurgusal karakterlerin de seyircilerin de ağızlarını açık bırakan bu korkunç derecede sempatik, zalim olduğu kadar zarif, gaddar olduğu kadar kibar SS subayı, herkeste karışık hisler bırakıyor. Filmin başlarında, Fransız taşrasındaki bir köy evinde Yahudi komşularını Nazilerden saklayan bir adama attığı antisemitik nutuksa hem Waltz’ın muazzam oyunculuğunun bir kanıtı, hem de faşizmin hafife alınmaması gerektiğini, zamanı geldiğinde nasıl da mantığa uydurulup sağduyulu insanları ikna edebileceğini bize hatırlatan bir nişan taşı oluyor. (Tarantino Analizi)


3-DJANGO UNCHAINED(2012)


Django’da Tarantino yine bilindik bir sinema janrını alıp onunla bir çocuk gibi oynuyor. Onu eviriyor, çeviriyor, yepyeni bir şeye dönüştürüyor. Western janrı, anlatı olarak Ortaçağ’daki Batılı şövalye hikayeleri ya da Doğulu gazavatnamelerle paralel bir şekilde; maceracı, güçlü, dürüst ve her şeyden önce haklı bir erkek kahramanın, ideal bir kadın kahramanı elde etmek için aştığı zorluklar, atlattığı badireler üzerinden şekilleniyor.

Hollywood’un yarattığı bu cesur kahraman ise Western türünün yıldızı beyaz erkek kovboy. Quentin Tarantino Django’da zenci bir kovboyun maceralarını anlatarak aslında hem bir Hollywood klişesini kırıyor, Buck and The Preacher’a ve Sidney Poitier’ye bir selam gönderiyor, hem de kovboylara dair tarihsel bir gerçeği hatırlatıyor: Sinemada beyaz erkin Vahşi Batı’ya uzanan kolu olarak temsil edilen kovboylar, gerçekte hiç de kahramanca hayatlar yaşamıyorlardı. Ayrıca Amerika’nın uçsuz bucaksız çayırlarında sığır çobanlığı işini genelde toplumun alt kesimi üstleniyordu. Oldukça pis ve zor şartlardaki bu hayat tarzını ayrıcalıklı beyazlar tercih etmiyor, sığırtmaçlık da bu durumda siyahilere ve Meksikalılara kalıyordu. Django, siyahi bir kovboyu resmeden nadir filmlerden biri olarak bu yönüyle tarih yazımında yok sayılmış bir topluluğa tarihteki yerini iade ediyor.
Hikayemiz bir köle olan Django ile mektepli bir diş hekimi ve alaylı bir ödül avcısı olan Alman Dr. King Schultz’un yollarının kesişmesiyle başlıyor. Köleliğe şiddetle karşı olan, aynı Django gibi gerektiğinde sert ve acımasız olabilen ama esasında dürüst ve mert bir kişiliğine, yani tam bir kovboy ruhuna sahip olan Dr. Schultz Django’ya yardım etmeyi, onu ayrı düştüğü sevgilisine kavuşturmayı kabul ediyor. Böylece iki kafadar ABD’nin önce Vahşi kırlarında, ardından da zengin ve zarif toprak ağaları, dev malikaneleri, göz alabildiğine uzanan pamuk tarlaları ve bu çarkı döndüren kölelerin diyarı güney eyaletlerinde bir serüvene atılıyorlar.

ABD İç Savaşı öncesinde geçen filmde kölelik ve bir ırkın diğeri üzerinde kurduğu tahakküm tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriliyor. Quentin Tarantino seyircilere sadece kırbaçlanmalar, işkenceler, mandingo dövüşleri sunmakla kalmıyor, yine Inglorious Bastards’daki gibi bize ırkçılığın siyasi gücü elinde bulunduranlar tarafından nasıl bilimle ve mantıkla desteklenebileceğini, günümüzde unutulmuş olsa da antropoloji ve fizyonominin geçmişte nasıl birçok kişiyi, bazı insanların köle olmak için doğduğuna ikna edebildiğini gösteriyor. Bu konunun derinlemesine işlendiği sahnelerden birindeyse Calvin Candie isimli bir toprak ağasını canlandıran Leonardo DiCaprio, akıllardan çıkmayan bir performans sergiliyor.

(Tarantino Analizi)


4-THE HATEFUL EIGHT(2015)


Django’dan iki yıl sonra yaptığı bu filmde Quentin Tarantino 19. yüzyıl Amerikan coğrafyasındaki seyahatine devam ediyor. 1800’lerin sonlarında geçen hikayenin dünyasında Amerikan İç Savaşı çoktan bitmiş, Kuzeyliler savaşı kazanmış, Abraham Lincoln başkanlık koltuğunu verdiği sözleri yerine getirip bırakmış ve kölelik kaldırılmıştır. Ekonomisi özellikle köle işgücüne dayanan Güney eyaletleri ise hem bu yeni dünya düzenine alışmaya çabalamakta hem de savaşı kaybetmiş olmanın verdiği utanç ve öfkeyle baş etmeye çalışmaktadır.


Yine western janrını andıran filmimiz karlı bir Wyoming gününde, bir ödül avcısı ve iç savaş gazisi olan Marquis Warren’ın bir dağ geçidinde bir at arabasına otostop çekmesiyle başlar. Arabanın içinde Warren’ın eskiden tanıdığı bir başka ödül avcısı ve onun rehinesi suçlu bir kadın vardır. Bu ekip yolda bir başka yolcuyu da yanlarına katarak ilerler, yaklaşan tipi süresince sığınmak için Warren’ın işletmecilerini tanıdığı bir yolcu hanına giderler. Hana geldiklerindeyse Warren’ın tanıdığı kimsenin orada olmadığını ve handaki yolcuların tuhaf tavırlar takındıklarını görürler. Kimsenin kimseye güvenmediği, herkesin silahlarına sıkı sıkı sarıldığı bu handa, dışarıdaki fırtına dinene kadar tüm geceyi birlikte geçirmek zorunda kalacaklar, saatler ilerledikçe kapana kısılmış karakterlerin huzursuzluğu artacak, vakit öldürmek için edilen küçük hoşbeşler ise karakterlerin hayatlarının birbiriyle nasıl kesiştiğini şaşarak öğrendiğimiz hararetli konuşmalara dönüşecek.

Birbirlerinin kim olduğunu anladıkça birbirlerine daha da diş bileyecekler ve giderek Tarantino usulü bir finale yaklaşacağız. Filmin sonunda iç savaş gazisi bir zenciyle kölelik yanlısı Güneyli bir şerifin arasında bir tür dostluk peyda olacak ve bu ikilinin Meksikalı bir haydutu asarak öldürürken kahkahalarla gülmelerini izleyeceğiz.

(Tarantino Analizi)


5-ONCE UPON A TIME… IN HOLLYWOOD(2019)


Tarantino’nun geçtiğimiz yıl izleyiciyle buluşan ve Hollywood’a veda niteliğindeki Oscar ödüllü filmi Once Upon A Time… In Hollywood, aslında Inglourious Basterds gibi bir tür alternatif tarih anlatısı. Yaşandığı zaman dünya kamuoyunu sarsan ve geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde tekrardan ele alınıp belgesel ve dizilere konu olan Charles Manson ailesi ve Sharon Tate cinayeti, dünyada 60’lar rüzgarının bir anda sönüp durulmasına; Hippiler, aşk, özgürlük ve rock’n roll devrinin kapanmasına neden olmuştu. Özellikle Batı’da bu dönemin bitişini simgeleyen bu vahşi olayı seyirciler olarak filmin başından itibaren heyecan ve endişeyle bekliyoruz. Ama Tarantino bize yüz vermiyor ve biz bu korkunç cinayet ne zaman gerçekleşecek diye koltuğumuzun ucunda otururken o bizi bir karakterden ötekine, bir hikayeden öbürüne sürüklüyor.

Filmde Sharon Tate’in Beverly Hills’teki eve yerleşişini, aktrislik kariyerindeki adımlarını, Roman Polanski’yle ve arkadaşlarıyla ilişkilerini izlerken, öte yandan paralel bir hikayede Tate’in Beverly Hills’teki komşusu olan, Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Rick Dalton isimli, çaptan düşmüş orta yaşlı bir oyuncunun ve Brad Pitt’in oynadığı, Rick’in hem dublörü, hem şoförü, hem yardımcısı hem de en yakın dostu olan iş bitirici Cliff Booth’u izliyoruz. Bu ikilinin Hollywood dünyasındaki maceralarını takip ederken Bruce Lee gibi, Steve McQueen gibi birçok simayı görüyor, onlara bambaşka açılardan bakıyoruz. Film boyunca Rick ve Cliff ikilisiyle Sharon Roman çiftinin yolları birbirine sürekli yaklaşıyor. İki buçuk saatlik bir şölenin sonuna gelindiğinde Tarantino seyirciyi daha fazla bekletmiyor; finalde o kaçınılmaz son, o korkunç olay gerçekleşiyor. Ama Tarantino’ya özgü bir şekilde, bambaşka bir biçimde, bambaşka sonuçlarla!


Hippilerle, rock’n rolla, LSDyle, kokainle, film setleriyle, partilerle, skandallarla, güzel ayaklı kadınlarla ve eski meşhur oyuncuları canlandıran yeni meşhur oyuncularla dolu bu film, Hollywood’un altın çağına, onun göz kamaştırıcı ve bir o kadar da karanlık dünyasına bir selam niteliğinde. Sharon Tate’i canlandıran Margot Robbie’nin ayaklarının close-up çekimleri ise Quentin Tarantino ‘nun film şeridine attığı son imzası olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

Hollywood sinemasıyla ilgili tüm yazılarımıza buradan, yönetmen incelemelerimizin tamamınaysa buradan ulaşabilirsiniz.

(Tarantino Analizi)

Yazar Hakkında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.